[Tebrikler, 'Lanetli Prenses' romanına göç etmekte başarılı oldunuz!]
Başımda dehşet verici bir ağrı vardı. Sanki birisi tokmakla hiç durmaksızın beynimi eziyordu. Başım kurşundanmış gibi ağırdı ve kaldıramıyordum. Kalbim yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. Kulaklarımdaki uğultunun arasından hayal meyal birinin telaşlı ve boğuk nefes alış veriş seslerini duyuyordum. Biraz sonra seslerin bana ait olduğunu fark ettim. Can çekişiyor ve boğuluyormuş gibi nefes alıyordum.
Ölüyor muydum, bu son muydu? Diğer türlü böyle bir şey nasıl açıklanır bilemiyordum.
Yaşadığımdan bile emin olmadığım, zamanın akışından haberdar olmadığım ama bana sonsuz gibi gelen bir süre sonra başımdaki korkunç ağrı ve kulaklarımdaki uğultu dinmeye başladı. O zaman tek başıma olmadığımı anladım, kalabalık bir grup insan sesi beni çevrelemişti ancak ne konuştuklarını anlayamıyordum. Her şey birbirine girmişti.
Biraz daha zaman geçince artık duyularımı tekrar kazanmıştım. Hareket etmek çok zor olsa da parmaklarına kadar tüm bedenimin canlı ve bana ait olduğunu hissediyordum. Yumuşak bir zeminde yatıyordum.
Derken o garip ölüm sancısının tamamı aniden bıçak gibi kesildi. Yavaş yavaş değil, bir anda sanki hiç olmamış gibi yok oldu. Tekrar rahat nefes almaya başladım, kıvranmama sebep olan acılar yok oldu. Sanki az önce neredeyse ölmekte olan kişi ben değildim ve hepsi bir kabustu.
Gözlerimi açtığımda beni ilk karşılayan bulanık manzara, ellerime sarılarak koro halinde çılgınlar gibi anlamadığım bir dilde dua eden insanlar oldu. Kıyafetleri çok garipti, kocaman başlıkları ve kat kat kıyafetleriyle sanki bir tiyatroda rahip kılığına girmek için abartılı kostümler giymişlerdi.
Gözlerimin açıldığını gördüklerinde dirilmiş bir ceset görmüş gibi dehşetle çığlık attılar ve büyük bir kargaşa oldu.
"İmparatoriçeye haber verin! Çabuk!"
Yüksek ses başımı ağrıtırken hafifçe gözlerimi kıstım. Kuş tüyünden yapılmış kadar rahat ve yumuşak bir yatakta yatıyordum, muhtemelen çektiğim acıdan dolayı terden sırılsıklam olmuştum ve saçlarım enseme yapışmıştı. Oda buhar tütecek kadar sıcak ve bunaltıcıydı. Üstelik başımda, rahibe benzeyen bir ordu insan dolanıyordu.
Tepki vermeden beni defalarca kez muayene etmelerini ve sonunda hala canlı olduğuma kanaat getirmelerini izledim. İçlerinden biri, minik kristal bir şişeden çıkardığı birkaç damla sıvıyı huşu ve endişeyle üstüme serpti.
Nedense bunların hepsi bana çok ustaca hazırlanmış bir oyun gibi geliyordu. Az önce neredeyse ölüyor olmasam ve hala o dehşet verici acının kalan izlerini hissetmesem bunların bir rüya ya da bir şaka olduğuna inanabilirdim.
Dikkatli bakınca, sadece adamların kıyafetleri değil, her şey bir film sahnesi gibi gerçek dışı ve tuhaftı. Gecenin karanlığında ağır perdelerden sızan puslu ay ışığı hariç tek ışık kaynağı, yatağın baş ucundaki komodinde duran şamdandı. Dekorasyonlar ve odadaki her şey eski çağlardan kalmış gibiydi.
Dua okuyan rahip geri çekildiğinde kıayfetlerinden doktor olduğunu tahmin ettiğim ürkek bir adam, bana kırılgan bir cam bebekmişim gibi özenle ve saygıyla yaklaştı, "İzninizle Prenses." İki kişinin yardımıyla beni hafifçe oturur pozisyona getirdi ve detaylı bir muayene yaptı.
Prenses? Bu kelime zihnimde neredeyse yüzlerce kez yankılandı. Bir şeylerin tuhaf olduğunu zaten anlamıştım ama bu...
İşte o zaman aslında başından beri orada olan ama benim yeni fark ettiğim bir şey gözüme çarptı.
[Tebrikler, 'Lanetli Prenses' romanına göç etmekte başarılı oldunuz!]
Harika... Yorgun bir iç çektim. Diken üstünde olan ve her hareketimi dikkatle izleyen doktor, bunu fark edince daha da çok gerildi. Biraz daha burada kalırsa onun elinde ölmemden korkuyormuş gibi işini bitirir bitirmez aceleyle odayı terk etti.
Kıyafeti dua eden diğer rahipler gibi bembeyaz ve altın işlemeli olan ancak yüzü görünmeyen peçeli bir kadın odaya girdi. Oda birden sessizliğe gömüldü. Suspus olan kalabalık hemen saygıyla kenara çekilerek kadının geçmesi için bir yol açtı.
Zarif adımlarla yürüyen kadın gelip baş ucuma oturdu, varlığı saygı ve huşu uyandırıyordu. Bal gibi tatlı bir sesle, "Nasıl hissediyorsunuz prenses?" dedi.
Cevap vermek için yorgun hissediyordum. Ama cevap verebilecek durumda olsaydım bile durumu tamamen anlayana kadar cevap vermeye niyetim yoktu.
Önce kadının altın rengi parlak gözleriyle buluşan gözlerim sonra yavaşça odayı dolduran kalabalık arasında gezindi. Kadının gözleri sessizliğimi bir cevap olarak kabul etmiş gibi kısıldı, yüzünü gizleyen peçesine rağmen gülümsediğini görebiliyor gibiydim.
"Prensesin dinlenmeye ihtiyacı var, sevgili kardeşlerim. Tanrı çabalarınız için sizi ödüllendirsin, çıkabilirsiniz."
Bir ilahi gibi ahenkle söylediği sözlerden sonra sözünü ikiletmeden herkes onu dinledi. Bir an sonra oda boştu. Açıkçası rahatladığımı inkar edemezdim, insanın başında ne kadar kalabalık varsa o kadar zahmetti.
Yalnız kaldığımızda onun da ayrılmasını bekliyordum, aksine bana dönerek usulca konuştu. Kalkmaya hiç niyeti yok gibiydi. "Neler olduğunu hatırlıyor musunuz?"
Gözlerimiz tekrar buluştu, o an az önceki sevecen ve ilgili tavırlarının altında tüylerimi ürperten tehditkar bir yüz saklandığını anladım. İçgüdülerim bana, kurtun önüne bırakılmış bir kuzu gibi temkinli olmamı haykırıyordu. Henüz neler olduğunu ya da bu kadının kim olduğunu bilmiyordum, gerginliğimi sakladım. Ölümün kıyısından yeni dönmüş bir hastanın yapacağı şekilde suskunlukla başımı hafifçe salladım ve bilmediğimi işaret ettim.
Üzgün bir ifadeye bürünerek ellerini kaldırdı ve göğsünün önünde dua eder gibi bağladı. Hiçbir hareketini ve mimiğini gözden kaçırmıyordum. Elbette benim için endişelenmediği açıktı, ancak sesi beni kurtarabilmek için canını bile feda edecekmiş gibi çıkıyordu. Şeytanın dilinin tatlı olduğu gerçekten doğruydu. "Tanrı prensesi korusun, tapınağa tedavi için geldiğinizden beri durumunuz daha da kötüleşti. İmparatoriçe bu süreçte sizi sarayında misafir etmeye karar verdiler."
Yırtıcı gibi parlayan gözleri bana dikilmişti. Benden bir tepki, bir tür cevap beklediğini hissediyordum. Ancak aradığı cevabın ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu. Üstelik benden çok daha güçlü olduğunu iliklerime kadar hissettiğim bu kadının konumunu bilmiyordum ve yanlış bir şey söylemek istemiyordum.
Konuşmak için ağzımı açtığımda sesim çıkmadı. Onun yerine uzun bir öksürük nöbetine tutuldum. Sakin bir ifadeyle birkaç yudum su içmeme yardımcı oldu. Nihayet rahat bir nefes alabildiğimde cevap almakta daha çok ısrar edeceğini düşünerek ihtimalleri tarttım.
Ancak beklenmedik bir şekilde oturduğu yerden kalktı. Nedense aradığı cevabı yüzümü incelerken bulmuş gibi hissediyordum. Neyi öğrenmek veya saklamak istiyorsa bu konuda hiçbir fikrim olmadığını biliyordu.
"Kendinizi yormayın prenses, yarın tekrar sizi görmeye geleceğim. Dinlenmenize bakın, çok daha iyi olacaksınız," dedi şefkatli bir sesle.
Yatağımın baş ucundaki komodinde duran, tek ışık kaynağı olan şamdanı söndürdü. Perdelerin arasından sızan yetersiz ay ışığı, peçeyle sakladığı yüzünü tamamen görünmez kılmıştı. Ardından başını hafifçe bana doğru eğerek selamladıktan sonra zarif adımlarla odadan çıktı.
Kapının kapandığından ve ayak sesleri uzaklaşıp tamamen yalnız kaldığımdan emin olduktan sonra nihayet rahat bir nefes aldım. Bu bilinçsiz bir korkuydu, ben daha anlamadan hayatta kalmak için her canlının duyduğu o ilkel korku iliklerime kadar işlemişti.
Bir süre sadece tavanı izledim. Sonra odadaki kimsenin tepki vermediği, bu yüzden de görünmez olduğunu varsaydığım diğer soruna yöneldim. Görmezden gelmek kaybolmasını sağlamamıştı.
Oyun penceresine benzeyen minik pembe bir ekran elimin uzanabileceği bir mesafede havada süzülüyordu. Şirin görünmek için çok çaba sarf etmiş, çiçekler ve kurdelelere bezenmişti. Sanki milyonda bir ihtimalle kazanabileceğin kıymetli bir piyangoyu müjdeliyordu.
[Tebrikler, 'Lanetli Prenses' romanına göç etmekte başarılı oldunuz!]
Parmağımı uzatarak somut bir şey olup olmadığını test ettim, elim ekranın içinden geçip gitti. Genç kızların bayıldığı romantik simülasyon oyunlarından fırlamış bir parça gibiydi. Üzerindeki yazıya ve içinde bulunduğum duruma bakınca mantığıma yatmasa bile bulabildiğim tek açıklama, çok popüler ve klişe bir kurgu olan "ana karakterin bir romanın içine düşüp bir gecede prenses olduğu" türden bir senaryonun benim başıma gelmiş olmasıydı. Yetişkin aklım bana bunun bir çocuk oyunu olduğunu söylese de başka bir cevap bulamamıştım. Nitekim acı da korku da, yaşadığım tüm deneyimler canlı ve gerçekti.
Bu duruma nasıl geldiğimi hatırlamak için kendimi zorladım ancak anılarım sanki kırık camlar gibi parça parça dağılmışlardı. Üstelik bana ait değillerdi.
Doğrusunu söylemek gerekirse bana ait olanlar net bir şekilde hatırlayamayacağım kadar bulanıktı. Hayal meyal bir ailem olduğunu, erkek kardeşimi, eskiden çalıştığım işi hatırlıyor gibiydim ama sanki onları buzlu bir camın arkasından izliyordum. Ulaşamayacağım kadar uzaktalardı. Onları unutmam ve içinde bulunduğum bedenin kimliğini sahiplenerek yaşamam istenmiş gibiydi.
Adı Arianthé olan bu beden Kylessa Krallığı'nın, her an ölebileceği için insanların acıyarak baktığı ve tahtın tek varisi olan lanetli prensesiydi. Güzelliğinin de bir ana karakterden beklendiği gibi dillere destan olduğunu söylemeye gerek yoktu. Ancak o, daha çok hızla solup gidecek türden bir çiçekti.
Bunları nasıl biliyordum?
Sanki kendim deneyimlemişim gibi capcanlı ama bana ait olmayan bir sürü anı zihnime üşüştü. Halbuki kendimi zorlasam da gerçek ismimi bile hatırlamıyordum. Hayret vericiydi. Birisi Arianthé'nin bıraktığı yerden devam etmem için çok çaba sarfetmiş görünüyordu.
Bu romanın türünün ne olduğundan emin olmasam da konseptine bakarak romatizm olduğunu tahmin etmek zor değildi. Genelde olan şey buydu, yine de yanılmayı tercih ederdim.
Romantik kitaplar hiç ilgi alanım olmamıştı ancak arkadaşlarım sayesinde zamanında genç kızlar arasında çok popüler olanlardan birkaçını zorla okumuştum. Yani bu romanın benim dünyamda popüler olan romanlardan biri olmadığından emindim. Öyle olsa en azından arkadaşlarım sayesinde adını duymuş olmam gerekirdi ama hiç böyle bir isim duyduğumu hatırlamıyordum. Ya hiç popüler olmayan bir romandı ya da benim dünyamda böyle bir roman yoktu.
Başıma giren ağrı bana az önce ölümden kıl payı döndüğümü tekrar hatırlattı ve sıkıntıyla şakaklarımı ovdum. Bu sırada pembe ekrandaki harflerin yerini yenileri alıyordu.
[Önsözü okumak ister misiniz?]
[Evet / Hayır]
Bilgi her zaman iyiydi.
[Prenses Arianthé, Kylessa Krallığı'nın sislerle örtülü adalarından birinde doğmuştu. Söylenenlere göre annesi, hamileyken rüyasında tanrıçaların tacını görmüş; babası ise bir bahar sabahı çiçeklerle kaplı bir bahçede kızını kucağına almıştı. Bu yüzden ona “saf çiçek” anlamına gelen Arianthé adı verildi.
Doğduğu günden itibaren kaderi sıradan bir prensesinkine benzemiyordu. Yıldızları okuyan kahinler, henüz beşikteyken onun geleceğine bakmış ve tek bir kehanet bırakmışlardı: Arianthé bir gün bütün kıtanın kaderine karar veren kişi olacaktı.
Bu söz saray duvarları arasında yıllarca fısıldandı. Kimileri onu tanrıların gönderdiği bir kurtuluş olarak gördü, kimileri ise yaklaşan bir felaketin habercisi olduğuna inandı.
Fakat prensesin hayatı başından beri gölgeli bir yazgıyla örülmüştü. Çocukluğundan beri kimsenin derman bulamadığı tuhaf bir hastalıktan muzdaripti. Zaman zaman bedenini güçsüz düşüren, nefesini kesen ve hayatını yavaş yavaş tüketen bu hastalığın ne sebebi ne de çaresi bulunabiliyordu.
Yıllar geçtikçe halk arasında tek bir söylenti yayılmaya başladı: Bu bir hastalık değil, prensesin üzerine çökmüş bir lanetti.
Dualar edildi, ritüeller yapıldı, kadim büyüler, bilinen bütün yöntemler denendi. Fakat hiçbiri işe yaramadı.
Ancak tanrıların unuttuğu bir harabedeki levhaya göre eğer Prenses bir gün ruh eşini bulur ve onunla kadim ejderhaların adına edilen o antik yemini paylaşırsa… prensesi tüketen o lanet sonunda kırılacaktı.
Ve belki de o gün, yıllar önce bırakılan kehanetin gerçek anlamı ortaya çıkacaktı.]
Hikayesini görsel efektler ve emojilerle süsleyen ekranı süzdüm. Bir simülasyon oyununu andırsa da detaylı anlatımı bunun gerçekten bir roman olduğunu hissettirmişti. Belli bir olay örgüsü olan ve benimle belli bir sona ulaşmaya çalışan bir roman. Ne yazık ki beni bekleyen sonu henüz bilmiyordum.
"Kesinlikle klişe ruh eşi senaryolarından biri."
İfadesiz bir şekilde konuşmamın ardından tekrar yazılar belirmeden önce ekranda küçük bir duraksama oldu. Sanki dediğim hoşuna gitmemişti. Belki de ufak tefek tepkiler verebilecek kadar bilinci olan bir varlıkla konuşuyordum. İlgiyle kaşlarımı kaldırdım.
[Prensesin Lanetin Durumu: Son Derece Kritik]
[Kalan Ömür: 347 gün]
[Ana Görevlerin başarıyla tamamlanması lanetin ilerlemesini durdurabilir veya geciktirebilir. Aynı zamanda lanetin tamamen kaldırılabilmesi için gereken şartları sağlar.]
[Ana Görevlerin yerine getirilmemesi, lanetin durumunun ağırlaşmasını da içeren çeşitli cezaları tetikleyebilir.]
[Ama Görevler reddedilemez.]
[Ana Görev #1 Ruh Eşini Ara]
[HATA]
[HATA]
[HATA]
[HATA]
[Ana Görevin başlatılması için gereken koşullar sağlanamadı.]
[Beklenmedik bir Yan Görev Aldınız!]
[Yan Görev: Hayatta Kal]
[Ceza: Ölüm]
[Görevi Kabul ediyor musunuz?]
[Evet]
Tek seçenek vardı. Yani bana seçim şansı bırakılmadığını söylemek daha doğruydu.
Şaşkınlıkla kalakaldım. Çok hızlı gitmiyor muyduk? Ayrıca ölümcül tehlikeyi az önce atlattığımı sanıyordum.
O sırada bir kapı tıklama sesi yankılandı. Sistemin pembe penceresi uğursuz bir şekilde aynı yerde durmaya devam ediyordu. Üzerindeki ölüm fermanına bakılınca şirin rengi oldukça gülünçtü.
"Prenses, müsait misiniz?"

Yorumlar (2)
Yorum yapmak için giriş yapın
Bu seri hakkındaki düşüncelerinizi paylaşmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
Yorum Yap
Bildirimler
Henüz bildiriminiz yok
Profil Ayarları
Kabul edilen formatlar: JPEG, PNG, WebP, BMP, TIFF
Maksimum boyut: 2MB
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!