Bölüm 2: Kutsal İmparatorluk Ailesinin Aşağılık Üçüncü Prensi Olmak (1)

event 30 Nisan 2026
visibility 24 okuma
translate Çevirmen: Sansanson
person_add Ekleyen: Sansanson

Delcross Kutsal İmparatorluğu’nun Üçüncü Prensi, Morres Klein.

Ağaçtan uzağa düşmüş boynuzlu bir elma. (Çn: Bizdeki ‘Armut dibine düşer’ atasözünün, İngilizce’deki elma versiyonu.)

İmparatorluk ailesinin en büyük utanç kaynağı.

Tarihin en güçlü hükümdarı olarak övülen babası Kutsal İmparator’un aksine; bu dik kafalı, haylaz prens ne kılıç ustalığından bir zerre nasibini almıştı ne de ilahi güçten bir kırıntı taşıyordu. O, kelimenin tam anlamıyla rezil bir evlattı.

Hepsinden öte; sakin ve ağırbaşlı babasının mizacıyla uzaktan yakından alakası olmayan hırçın öfkesi ve kaba davranışları, çocukça bir densizlik denilip geçilemeyecek kadar aşırıydı.

Bazı kardinallerin ve başrahiplerin, Prens Morres’in aslında Kutsal İmparator’un biyolojik oğlu olmayabileceğine dair kendi aralarında fısıldaşmalarına şaşmamalıydı.

Ancak, sonsuza dek bir suçlu olarak kalmaya mahkûm görünen bir prens için bile, değişim anı sonunda gelip çatmıştı.

Bir gün Morres, yüksek ateş sebebiyle aniden yere yığıldı. Dört gün boyunca, vücudunu kavuran amansız bir sıcaklığın pençesinde, yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgide gidip geldi.

Fakat sonunda bilinci yerine gelip gözlerini açtığında, tamamen farklı bir insan olmuştu.

Bunu gören herkes, Demek ki insanlar ölümün kıyısından dönünce gerçekten değişiyormuş diyerek durumu sadece bir talih kuşu olarak değerlendirdi.

Oysa gerçekte, Prens Morres’in aniden ıslah olup yepyeni birine dönüşmesinin bir sebebi vardı; kimseyle kolay kolay paylaşamayacağı bir sebep.

Çünkü Morres’in ateşle sarsılan bedeninde gözlerini açan kişi Morres Klein değil, Dünya’dan bir insan olan Lee Seongjin’di.

***

Lee Seongjin, küçüklüğünden beri tuhaf bir çocuktu.

Daha bebekken bile alışılmadık bir inadı vardı. Bir şeye bir kez başladı mı, ne olursa olsun onu sonuna kadar götürürdü.

Tek çocukları olmasına rağmen ebeveynleri, sanki on çocuk büyütüyormuşçasına ebeveynliğin tüm zorluklarını iliklerine kadar hissetmişlerdi.

“Kimin inadını aldı da böyle oldu bu çocuk?”

Oğulları dört yaşına geldiğinde hâlâ inatla emzik emmeye devam edince, annesi dişleri bozulacak korkusuyla çaresizlikten gözyaşı dökmüştü.

Neyse ki süt dişleri gayet düzgün çıkmıştı.

Tam anaokuluna başladığında emziğe olan ilgisini kaybetti diye sevinmişlerdi ki, bu sefer de okul çıkışlarında eve dönmemek için kıyameti koparmaya başladı.

Ne evdeki atıştırmalık vaatleri ne de Pororo¹ izleme sözü; hiçbir ikna yöntemi o inadı kırmaya yetmedi.

Hatta eve dönmemek için bu kadar şiddetli direnmesi üzerine anaokulu öğretmeni, evde istismara uğradığından şüphelenmeye bile başlamıştı. Annesi ise sadece mahcup bir gülümseme verebiliyordu.

Sonunda, Seongjin uyuyakalana kadar, ebeveynleri gece geç saatlere değin bahçede onu sırayla sırtlarında taşımak zorunda kalıyor, ancak o uyuduktan sonra eve dönebiliyorlardı.

İlkokula başladığında ve biraz daha olgunlaştığına dair işaretler verdiğinde, ebeveynleri sonunda rahat bir nefes aldı. En azından artık laf anlatılabilecek yaşa geldi, diye düşündüler.

Ta ki bir gün eve bir sınıf arkadaşına ait boya kalemi kutusuyla gelene ve ertesi gün öğretmenleri onları okula çağırana kadar.

Kısa süren huzurları sona ermişti.

“Boyalarımı döktü ve hepsini kırdı, ben de karşılığında onunkileri aldım.”

“Seongjin-ah, Hyungcheol zaten özür diledi. Birinin eşyasını zorla almak yanlıştır.”

Seongjin’in gözleri keskin bir şekilde kısıldı.

“Yani özür dileyince her şey düzeliyor mu? Peki ya boyalarım?”

“Yenisini alabiliriz tatlım.”

“Ama hatayı yapan Hyungcheol’ken neden siz almak zorundasınız? Soruna sebep olan kişi sorumluluk almalı değil mi?”

Annesi söyleyecek söz bulamadı. Teknik olarak oğlu haksız sayılmazdı.

Bir anlık tereddütten sonra konuştu, “...Seongjin-ah, arkadaşlarınla olan dostluğun birkaç boya kaleminin fiyatından çok daha değerlidir. Biri özür dilerse kabul etmeye çalış. Eğer hâlâ haksızlığa uğradığını hissediyorsan, önce benimle konuş. Tamam mı?”

Seongjin, tatmin olmamış görünse de gönülsüzce başını salladı.

“Peki, senin kırılan boyaların 24’lü setti. Neden Hyungcheol’un 56’lı setini aldın?”

Seongjin istifini bozmadan, “O, yaşadığım duygusal yıpranmanın tazminatıydı. Açıkçası, daha iyi bir seti hak ediyordum,” dedi.

Annesi, oğlunun acımasız mı yoksa sadece inanılmaz derecede zeki mi olduğuna karar veremiyordu.

Seongjin tuhaf çocukluğunu işte böyle geçirdi.

Ortaokula geçtiğinde, sanki bir şalter indirilmiş gibi ürkütücü derecede sessiz bir çocuk oldu. Ebeveynleri, hâlâ tetikte bir şekilde, okul hayatına uyum sağlayıp sağlamadığını görmek için davranışlarını dikkatle gözlemliyordu.

Ancak üniforması her zaman temizdi ve kitapları bakımlıydı. Zorbalığa uğradığına dair hiçbir işaret yoktu.

Rahatlayan ebeveynleri, Sonunda büyüdü, diye düşündüler.

Gerçekte, Seongjin’in okul hayatı huzurdan çok uzaktı. Aslında okul hayatı türlü vukuatlarla kaynıyor, ailesinin ise olanı biteni ruhu duymuyordu.

Ebeveynlerinin istediği o normal sosyal becerileri pek edinememiş olsa da, öğretmenlerinin ve ailesinin arkasından iş çevirme ve olayların üzerini örtme konusunda olağanüstü yetenekli hâle gelmişti.

Örneğin, talihsizlik eseri bir okul zorbasının hedefi olduğunda; zorbalar grubu korkudan titreyerek ateşkes ilan edene kadar, içlerinden birini üç ay boyunca bayıltana dek dövmüştü.

Ya da haksız yere suçlandığında, disiplin kurulu üyesini bir hafta boyunca takip ederek adamı paranoyanın eşiğine getirmiş ve izne ayrılmak zorunda bırakmıştı.

Seongjin’in okul hayatı, adalet ile suç arasındaki o ince çizgide gidip gelen sürekli bir döngüydü.

Asla parlak bir öğrenci olmasa da, Seul’de orta halli bir üniversiteye girecek kadar çalışkandı. Sıradan ilişkiler yaşadı, ikinci sınıfındayken askerliğini yaptı ve mezun olduktan sonra orta ölçekli bir şirkette işe girdi.

“Şu Müdür Yardımcısı Lee biraz garip değil mi?”

“Öyle mi? Ama gayet çalışkan ve işinde iyi.”

Bazı kıdemli yöneticiler ara sıra ona şüpheyle baksalar da, Seongjin örnek bir çalışan maskesini korudu. Hatta bir meslektaşıyla flört etmeye başladı ve ailesi aracılığıyla birkaç evlilik teklifi aldı.

Hiçbir şey ters gitmeseydi eğer, düzgün bir kadınla evlenip sıradan bir hayat yaşayacaktı.

***

Ağustos 2035.

Gehenna Geçidi Olayı.

Hiçbir uyarı olmaksızın, iblis diyarı Gehenna’ya açılan yıldız kapıları dünyanın dört bir yanında belirdi ve binlerce, on binlerce canavardan oluşan orduların istilasına yol açtı.

Bir zamanlar dimdik duran şehirler ve tüm altyapı, göz açıp kapayıncaya kadar yerle bir oldu Dünya günlerce geçici bir anarşi içine düştü.

Cehennem Dünya’ya inmişti; ancak bazı ordular bir savunma hattı kurmayı başardı ve insanlık bu hat üzerinden yeniden toparlanıp karşı atağa geçti. Buna rağmen, sadece ilk birkaç gündeki kayıplar bile astronomik rakamlara ulaşmıştı.

Dünya’daki başlıca şehirlerin çoğu haritadan silinirken, insan medeniyeti dev bir adım geri gitmişti.

İş gezisinde olduğu için savunma hattı içindeki bir sığınağa sığınacak kadar şanslı olan Seongjin hayatta kalmıştı. Ancak ailesi de dahil olmak üzere her şeyini, tüm hayat düzenini kaybetmişti.

İnsanlığın bu devasa trajedisi karşısında Seongjin ağlamadı. Kapılardan dökülen uçsuz bucaksız canavar sürüsünü izlerken, sadece bu borcu bu kez kime ödetmesi gerektiğini sakince düşündü.

Ne kadar öldürülürlerse öldürülsünler canavarların arkası kesilmiyordu; ancak bu inatçı adam, bir şeyi bir kez gözüne kestirdi mi asla vazgeçmezdi.

Seongjin bir Avcı oldu. Profesyonel bir canavar avcısına dönüştü.

Bir canavarı öldürdükten sonra cesedine dokunulduğunda, vücuda tuhaf bir enerji akıyordu; avcılar buna canavarın özü diyordu.

Bu özü özümsemek; insanların, sanki canavarın gücünün bir parçasını almışlar gibi, süper insani yetenekler göstermesini sağlıyordu.

Bu güç bazen sadece fiziksel güç, bazen dayanıklı bir dış deri oluşturan güçlendirme tipi bir yetenek, bazen de telekinezi gibi doğaüstü güçler şeklinde ortaya çıkıyordu.

Avcılar özü özümseyip güçlendikçe, tek başlarına yüzlerce, hatta binlerce canavarı öldürebilir hâle geldiler. Uçurumun eşiğine kadar sürüklenen insanlık, cephe hattını yavaş yavaş ileri taşımaya başladı ve onlarca yıl sürecek uzun bir yıpratma savaşı patlak verdi.

Dünyayı büyük bir hırsla istila eden iblis diyarı, ironik bir şekilde, birkaç on yıl sonra Dünya ile birlikte yok oluşun eşiğine geldi.

Avcılar güçlendikçe, insanları öldüren canavarlar da güçlendi. Güç dengesini zar zor koruyan ön cephe, her iki tarafı da dayanılmaz miktarda yaşam gücü tüketmeye zorladı.

İnsanlığın son süper insan birliği, iblis diyarının kalbinin derinliklerinde saklanan İblis Kral'ın karşısına dikildiğinde; İblis Kral onları asık bir suratla karşılayıp iç çekti.

“Demek bu noktaya geldik. Onca yıldır ne yapıyorduk? Utanç duyuyorum.”

Elbette İblis Kral’ın hayal kırıklığını umursamıyorlardı.

Her iki tarafın da nefes alıp bu yıpratma savaşını durduracak neredeyse hiçbir şeyi kalmamıştı.

Tam bir yok oluş.

İblis diyarı ile insanlık arasında geriye kalan tek şey buydu.

Teslim olmuş gibi görünse de, İblis Kral’ın direnişi sonuna kadar inatçıydı.

Süper insan birliği ile İblis Kral üç gün üç gece boyunca durmaksızın savaştı ve üçüncü gecenin sonunda, İblis Kral’dan geriye sadece boynunun üzerindeki kafası; süper insan ordusundan geriye ise tek bir insan kalmıştı.

O, sonuna kadar asla pes etmeyen inatçı adam Seongjin’di.

Şimdi neredeyse hiç hareket etmeyen yumruğunu iblis kralın başına doğru kaldırmak için zorladı. Yalnızca başı kalmış olan iblis kral, sıkılmış bir ses tonuyla konuştu.

“Ne inatçıymışsın. Hepiniz arasında en az ilginç olanın sen olduğunu düşünmüştüm ama senin elinde öleceğimi hiç tahmin etmezdim.”

Ee, n’olmuş yani?

Seongjin alaycı bir şekilde sırıttı ve yumruğunu savurdu.

Güm!

Obsidyen gibi karanlık olan iblis kralın geriye kalan tek boynuzunda bir çatlak oluştu.

“...Ha?”

Güm!

Bir sonraki yumrukla İblis Kral’ın burnu içeri çöktü, ancak hâlâ kafasını tek bir darbede ezip geçecek güçten yoksundu.

Seongjin nefesini toparladı ve titreyen yumruğunu yeniden sıktı.

“Hey, bekle. Bi’ saniye!”

İki burnundan da kan akan İblis Kral irkilmişti ama Seongjin dudaklarını sımsıkı kapatıp bir yumruk daha savurdu.

Güm!

“Argh! Hey, bu biraz……”

Güm!

“...Bir dakika, lan piç!”

Artık başka yumruk atılmadı.

Elbette bu, İblis Kralı’nın sözünü dinlediği için değil; sadece artık yumruklarına veremediği gücü toparlamak için kısa bir mola vermesiydi.

Şaşırtıcı bir şekilde, bu sırada iblis kralın ezilmiş burnu yavaş yavaş yeniden yükselmeye başladı. Hızı eskisine göre oldukça yavaş olsa da, bu öteki dünyanın iblis kralı yalnızca başı kalsa bile bedenini yenileyebilme yeteneğine sahipti.

Hem iblis kralın hem de Seongjin’in içine, son darbenin düşündüklerinden daha uzun süreceğine dair uğursuz bir his yayıldı.

“Şu acınası darbeleri kes. Artık yumruklarında hiç güç kalmadı! Bak insan, bu hızla beni öldüremezsin. Neden bir ateşkes yapıp devam etmeden önce biraz soluklanmıyoruz?”

Külliyen saçmalık.

Eğer ikisi de tamamen iyileşirse, sonuç gün gibi ortadaydı; Seongjin ağır bir dezavantajla karşı karşıya kalacaktı.

Seongjin titreyerek yumruğunu tekrar kaldırırken, İblis Kral’ın sesi daha da umutsuzlaşarak devam etti.

“Hayır, hayır! Savaşı tamamen bırakalım! Gehenna’yı ve Dünya’yı sonsuza dek terk edeceğim! Beni bir daha asla görmeyeceksin, tamam mı?”

“......”

“Ben canımı kurtarırım, sen de hem Dünya’yı hem de iblis diyarını elde edersin. Birleşmiş iki dünyanın potansiyelini düşünsene! Belki bir iblis kralın gücüne bile erişebilirsin!”

“......”

“Beni şimdi öldürürsen sahipsiz kalan Gehenna yok olacak ve çıpasını kaybeden Dünya yavaş yavaş geçide çekilecek. İki dünya da yok olacak! Bu senin ne işine yarar?”

Seongjin sonunda İblis Kral’a cevap verdi.

“Bu dünya umurumda değil. Umurumda olan tek şey, senin öldüğünden emin olmak.”

Zaten sonuç değişmeyeceği için saçma iknalara ihtiyacı yoktu.

İblis kral, Seongjin’in yumruğunu yavaşça sıkışını solgun bir yüzle izledi.

Onu tamamen bitirmek için daha kaç yumruk gerekecek?

“Hey, hey! Hiç değilse kendi kendime ölmeme izin veremez misin? Sürekli yenilenmek gücümü tüketiyor. Bana biraz zaman ver, Gehenna Alevlerini kullanarak kendi ruhumu yakayım. Kendi kendime yok olurum, parmağını bile kıpırdatmana gerek kalmaz!”

“......”

“Geçidi de kapatacağım. Gehenna yok olsa bile Dünya sürüklenmeyecek. Ne diyorsun?”

İşte bu cazip bir teklifti. Seongjin hafifçe başını salladı.

“Güzel. Bunu düşüneceğim— seni döverek öldürdükten sonra.”

“Beni öldürdükten sonra nasıl konuşacağız?! Sana diyorum, beni o şekilde zaten öldüremezsin! Lanet olsun, ne kadar inatçısın!”

İblis Kral bağırdı.

Bu nafile yumruk alışverişi ne kadar süredir devam ediyordu?

Seongjin nefeslenmek için durduğunda, hıçkırık sesleri duymaya başladı.

“Seni... lanet olası yavşak... Buna gerçekten başvurmak istemiyordum...”

Vouuuş.

Aniden havada kızıl bir alev belirdi ve İblis Kral’ın başını sardı. O ana kadar durmadan yenilenen etler, o kızıl yangının içinde cızırdayarak erimeye başladı.

“Bu...”

Gehenna Alevleri.

İblis diyarının derinliklerinden gelen, varlıkları bizzat varoluşlarından silip yaktığı söylenen o korkunç cehennem ateşi.

Sadece İblis Kral’ın sonsuz yenilenen bedenini yok etmekle kalmayacak, aynı zamanda ruhunu da yakıp kül edecekti.

Bu demek oluyordu ki—

“Demek kendini öldürecek kadar gücün olmadığına dair tüm o saçmalıklar sadece ucuz numaralarından biriydi, ha?”

Seongjin şeytani bir sırıtışla yumruklarını tekrar kaldırdı. İblis Kral irkildi, derken aniden öfkeyle patladı, “Ne! Derdin ne senin! Gerçekten ölmüşüm gibi başka bir boyuta siktir olup gidecektim. Ne farkı var ki?”

Gözleri yaşlı olmasına rağmen tavrında garip bir gurur vardı. Bu hâli karşısında Lee Seongjin bile bir anlığına ne diyeceğini bilemedi.

“Her neyse, artık her şey bitti. Hıçk. Güzel. İstediğin gibi öleceğim. Ama yalnız gitmeyeceğim.”

İblis Kral’ı yakan alev yavaşça büyüdü ve Seongjin’in bedenine sıçradı. Yoğun bir ısı dalgasıyla birlikte, onun bedeni de bir anda kızıl alevler tarafından yutuldu.

“Bu, yüce şahsım, iblis kral tarafından harlanan, dünyayı sona erdirecek olan ateştir! Ne pahasına olursa olsun, seni varoluştan sileceğim. Hem bedenini hem de ruhunu küle çevireceğim!”

Alevlerin içinde eti bükülüp kemikleri açığa çıkmasına rağmen, İblis Kral sanki keyif alıyormuş gibi gülümsüyordu. Uzun süre dövülmüş olmanın derin bir kini içinde olduğu belliydi.

“Lanet olsun...”

“Ahahahahaha! Nasıl hissettiriyor?! Ruhunun yanıp kül olmasının acısı! Ha... ha... hik...!”

Kendi ruhu da o sırada cayır cayır yanıyordu.

Lee Seongjin, İblis Kralı’nın gülmekten ziyade hıçkırığı andıran kahkahalarını dinlerken, bir yandan da kendi yanan bedenini inceledi.

Gerçekten de, onlarca yıl canavar özü özümsedikten sonra vücudu o kadar dayanıklı hâle gelmişti ki, en güçlü fiziksel saldırılar bile ona zarar veremiyordu.

Ama şimdi, o güçlendirilmiş etler balmumu gibi eriyor, kasları ve kemikleri açığa çıkıyordu.

Sayısız savaşta sertleşmiş bir beden bile, derisi kömürleşip soyulurken ortaya çıkan çıplak sinirlerin verdiği o yakıcı acıya dayanamazdı.

Hayatında ilk kez, Seongjin gerçekten öldüğünü hissedebiliyordu.

Ama her ne olursa olsun...

İblis diyarı istilasının baş sorumlusu, hayatı boyunca kin beslediği hedef, sonunda yenilmişti.

“Ahahahaha...! Ha... ha... hah...”

İblis Kral’ın çılgın kahkahası aniden kesildi. Eti yanmaya devam etmesine rağmen ağzı tüyler ürpertici bir sırıtışla kıvrılan Seongjin’e, kırpmadığı geniş gözleriyle bakakaldı.

“Demek benim için de buraya kadarmış.”

Artık neredeyse kemikten ibaret kalan kasları yavaşça hareket ederken, Seongjin alevlere sarılı yumruğunu kaldırdı.

“Öyleyse bu işi son bir yumrukla bitirelim.”

“Ne?! Sikik piç! Bu hâlde bile—”

“Bunu, yaşadığım duygusal yıpranmanın tazminatı say.”

Güm!

“Graaaaaah!”

Delici çığlık kısa sürede kesildi.

İblis Kral’ın yüzünün parçalanıp küle dönüştüğünü doğruladıktan sonra Seongjin gözlerini kapattı.

Karanlığın içinde, zihninin derinliklerinde sanki bir şey kırılmış gibi zayıf, parçalanan bir ses duydu.

Bu, Avcı Lee Seongjin’in son hatırasıydı.

*¹ 2003 yılında Kore’de yayınlanmaya başlayan, maceraperest ve sevimli bir penguen olan Pororo ve arkadaşlarının başından geçenleri konu alan çizgi filmdir.

Yorumlar (2)

Yorum yapmak için giriş yapın

Bu seri hakkındaki düşüncelerinizi paylaşmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.

Profil Ayarları

K

Kabul edilen formatlar: JPEG, PNG, WebP, BMP, TIFF

Maksimum boyut: 2MB

Kullanıcı adı 3-30 karakter arasında olmalıdır.
E-posta adresi 3-70 karakter arasında olmalıdır.
Şifre en az 8 karakter olmalıdır.
Yorumlar yükleniyor...

Fotoğrafı Kırp

Kırpılacak Fotoğraf

Bölümler

Sorun Bildir

Karşılaştığınız sorunu detaylı bir şekilde açıklayın: