Bölüm 3: Kutsal İmparatorluk Ailesinin Aşağılık Üçüncü Prensi Olmak (2)

event 3 Mayıs 2026
visibility 20 okuma
translate Çevirmen: Sansanson
person_add Ekleyen: Sansanson

Her şeyin sona ermesi gerekiyordu.

***

‘Neler oluyor böyle…’

Seongjin’in ruhu çoktan küle dönmüş olmalıydı. Öyleyse neden şimdi hayatta, bir yatakta uzanmış, bir başkasının kaşıkla ağzına tıkıştırdığı çorbayı höpürdeterek içiyordu?

[Ha ha ha! Çok komik! Bebek misin sen? O önlük de neyin nesi?]

‘…Peçete o, geri zekâlı.’

Kendi ruhunu yakmaya yemin etmiş olan bu lanet iblis kral neden kafamın içinde gürültü koparıyor?

Her şey bir gün önce başlamıştı. Alnını okşayan ıslak bir havluyla gözlerini açtığında, karşısında yaşlıca, şatafatlı kıyafetler içinde, ona bakarken gözleri dolmuş bir kadın gördü.

“Morres! Yavrum! Anneni tanıyabildin mi?”

“Ah, Prensim! Sonunda bilinciniz yerine geldi!”

Bu hengamenin ortasında kalan Seongjin, şaşkınlık içinde gözlerini kırpıştırdı. Görkemli, süslü bir oda. Hizmetçi olduğu belli olan insanların titiz bakımı...

İlk başta ahirette olduğunu düşündü. Durumun normal olmadığını anlaması ise, zihninde yankılanan tanıdık bir sesle oldu.

[Hey, öyle şapşal şapşal durmayı bırak da kendine gel! Hâlâ uykuda mısın?]

Bu sinir bozucu ses, yoksa?

‘...İblis Kral?’

[Ah, beni tanıdın! O kadar uzun süre baygındın ki ruhunun tamamen yok olduğunu sandım. Gehena’nın cehennem ateşi her şeyi yakıp kül eder, bilirsin.]

Bu piç neden burada?

Varoluştan silinmedi mi?

[Hey, Hey. Sakin ol, bi’ kendine gel. Ruhun hâlâ yerleşmeye çalışıyor ya hani. Binbir güçlükle girdiğin bu bedenden, yanlış bir hareketinde tekrar dışarı fırlayıverirsin, anladın mı?]

Ne saçmalıyor lan bu? Gehenna alevleri ve yumruklarım yetmediyse eğer, onun işini temelli bitirmeye dünden hazırım.

Seongjin, dişlerini sıkarak kalkmaya çalıştı ama vücudunun şaşırtıcı derecede hantal ve ağır olduğunu fark etti. Geri yığıldı. Sadece etrafındaki insanlar şaşkınlıkla onu tuttuğu için değil, vücudu da tuhaf bir şekilde uyuşuk ve hantaldı.

Nefes almak çok zor. Kollarım ve bacaklarım çok ağır.

“Morres! Ne oldu? Çocuğum, canın mı yanıyor?”

“Prensim! Lütfen sakin olun…”

Bırakın beni! İblis Kral hâlâ hayatta! O yavşağı hemen öldürmem lazım!

[Hey, tansiyonun fırlıyor, farkında mısın? Böyle devam edersen, canlanır canlanmaz ölürsün. Şimdi derin nefes al, tamam mı? Nefes al, nefes ver. Nefes al, nefes ver.]

Bu İblis Kral ne sikim saçmalıyor! Ve bu insanlar beni tutarak ne yaptıklarını sanıyorlar!

Bırakın lan beni! Bırakın lan!

“Öhhö!”

Aniden sırtına keskin bir ağrı saplandı ve görüşü bulanmaya başladı.

“Morres!”

“Ekselansları!”

İnsanların çaresiz çığlıkları uzaklaşırken, karanlık görüşünü ele geçirdi. Seongjin kendine geldiğinde hâlâ aynı yerdeydi, etrafında aynı insanlar vardı. Ve İblis Kral’nın o lanet olası sesi bir yerlerden yankılanmaya devam ediyordu.

[Vay canına, sadece huysuz olduğunu sanmıştım ama görünüşe göre öfken gerçekten kontrolden çıkmış.]

‘Seni sikik…’

Seongjin öfkeyle dişlerini gıcırdatırken, İblis Kral’ın hemen geri adım attığını duydu.

[Ah, üzgünüm, üzgünüm. Artık taşak geçmeyeceğim, tamam mı? Hadi konuşalım. Konuşmak iyidir, değil mi?]

‘Ne diyorsun lan? Anasını siktiğimin manyağı?’

Aralarındaki diyaloğun düzelmesi henüz pek mümkün görünmüyordu. Ancak şaşırtıcı bir şekilde, öfkeden ölecekmiş gibi kuduran Seongjin, yarım gün içinde çabucak sakinleşti.

Çünkü İblis Kral’ın fiziksel bedeninin tamamen yok olduğunu ve ruhundan geriye sadece bir parça kaldığını öğrenmişti.

Sadece bir sesten ibaret olan bir adamla nasıl başa çıkacağı konusunda çaresizdi ve sinirlenmek boşa çaba gibi geliyordu. Bu yüzden öfkesini dindirdi ve İblis Kral’ın açıklamasını sessizce dinledi.

Son savaş sadece İblis Kral’ı değil, Seongjin’in kendi bedenini de Gehenna’nın alevlerinde tamamen küle çevirmişti. Ancak her nasılsa, Seongjin’in ruhu büyük ölçüde zarar görmeden kalmış ve ateş sessizce sönmüştü.

İblis Kral sakin bir tonla, alevlerin beklenenden daha çabuk sönmesi sayesinde kendi ruhunun az bir kısmının kurtulmuş olabileceğini öne sürdü.

[Benim asil ruhumun çoğu yanıp kül olmuşken, senin neden yara almadan kaldığına dair hiçbir fikrim yok.]

“......”

[Her neyse, işte bu yüzden tüm gücümü ve enerjimi kaybettim. Şu an geriye kalan tek şey, belki de orijinal kişiliğimin bir kalıntısıdır.]

Başka bir deyişle, iblis kral eski ihtişamına asla geri dönemeyecekti.

Nerede olduğunu fark ettikten sonra siktir olup gitmeliydin, neden başkasının kafasının içinde dır dır edip duruyorsun?

Seongjin’in terslemesi üzerine İblis Kral iç geçirdi.

[O iş o kadar basit değil. Denemediğimi mi sanıyorsun? Ne kadar denersem deneyeyim kaçamıyorum. Senden bir nebze bile uzaklaşmaya çalıştığımda, etraftaki kutsal enerji yüzünden dayanılmaz bir acı çekiyorum. Ruhun özünü ezip geçen korkunç bir acı bu. Galiba zaman geçtikçe geriye kalan bu ruh parçası da sonunda yok olup gidecek.]

Öyleyse kararlaştırıldı. Ruhunu yok et. Bu kadar basit.

[Lan velet! Yerimde olsan aynısını mı yapardın ha?]

Elbette Seongjin, o kalan ruhun en küçük izini bile yok etmek istiyordu. Ama fiziksel bir formu olmayan bir şeyi nasıl öldürebilirdi ki? Şu an Gehenna alevlerini çağırmasının imkânı yoktu.

Seongjin’in bir hedefi olduğunda etrafına bakmadan hücum etme huyu vardı ancak imkânsız olana saplanıp kalacak bir adam da değildi.

Durumu bir kez kabullendiğinde, bu sinir bozucu varlığı şaşırtıcı derecede yararlı buldu. Ne de olsa eski İblis Kral çok şey biliyordu.

Seongjin’den bir gün önce bilinci yerine gelen İblis Kral, bu yeni dünya ve Seongjin’in durumu hakkında şimdiden hatırı sayılır miktarda bilgi toplamıştı.

Başkalarının ruhlarına doğrudan dokunup anılarına göz atma gibi etkili bir yöntem kullandığını iddia ediyordu.

Bu sayede Seongjin yatakta uzanıp insanların özverili bakımıyla ilgilenirken, İblis Kral’ın gevezelikleri sayesinde mevcut durumunu hızla kavramaya başladı.

İblis Kralı’na göre burası, Dünya’dan veya iblis diyarından çok uzak, tamamen farklı bir boyuttu.

[Çok şanslıyız. Boşluğun ötesine dağılma ihtimalimiz çok yüksekti ama garip bir şekilde bir ana dünyaya düştük.]

Ana dünya mı?

[Yani üst bir boyut demek. Sigurt Dünya 34 veya Gehenna gibi ideolojik dünyaların en az birkaç seviye üzerinde.]

‘İdeolojik dünyalar mı? Sigurt Dünya 34 de ne?’

İblis Kralı dilini şaklattı.

[Oha, şu ilkel Dünyalılara bak. Kendi boyutunuzun adını bile bilmiyorsunuz. Boyut kavramınız bile yok, değil mi? Bana hiçbir şeyi umursamadan saldırdığın anda anlamalıydım. Ah… şu cahil aptallar.]

İblis Kral’ın kafasını tamamen uçurmadığına pişman oldu. En azından onu sinir etmeye başlamadan önce biraz pataklayabilirdi.

Ürkütücü bir enerji hisseden İblis Kral’ın ruhu titremeye başladı.

Ama onun ruhunu bu kadar doğrudan hissetmek biraz iğrenç.

[Bu ağır oldu. Gerçekten acımasız bir adamsın. Artık ruh yoldaşı olmuş olsak bile......]

‘...Kapa çeneni!’

Her neyse, üst bir boyuta ait olan bu yer, Delcross Kutsal İmparatorluğu’ydu.

Nesiller boyu tanrıların korumasını alan Kutsal İmparator’un yönetimi altında, birçok krallık ve dükalığın bağlı olduğu güçlü bir imparatorluk.

Mevcut Kutsal İmparator 17. hükümdardı ve bu bedenin biyolojik babasıydı.

Yani, Lee Seongjin artık bir prensti. İnsanların neden bu kadar kibar olduğuna şaşmamalı.

[Şu anki adın Morres Klein. Kutsal İmparator’un üçüncü prensi ve dördüncü çocuğusun, bu yıl 15 yaşına giriyorsun. Ama......]

‘Ama?’

[Nam salmış bir pisliksin.]

Annesi, ilk Kraliçe Elizabeth Asein, saygıdeğer Arşidük Asein’in kızıydı ve saraydaki kadınlar arasında en soylu soya sahip olan kraliçeydi.

Kutsal İmparator ve İmparatoriçe’nin önünde bile yenilmez bir özgüvene sahipti; kraliyet çocukları arasında en asil kanı taşıyan oğlunun, Kutsal İmparator’un halefi olan veliaht prens olacağına şüphesiz inanıyordu.

Ve bu beklenti kısa sürede aşırı bir eğitim tutkusuna ve duygusal bir bağlılığa dönüştü. Neyse ki Prens Morres küçükken annesinin beklentilerini karşılamaya çalışmıştı. Diğer kardeşlerine kıyasla olağanüstü yetenekli olmayabilirdi ama en azından bir prensin adabını gayretle öğrenmişti.

Ancak yedi yaş civarından itibaren sebepsiz yere sık sık öfkelenmeye başladı ve yavaş yavaş kanun tanımaz birine dönüştü.

Hizmetçilere ve uşaklara bağırıp çağırıyor, sık sık sebepsiz şiddete başvuruyordu. Sıkıldığında tabakları ve eşyaları fırlatarak bir şeyleri kırıyor, kendisine eşlik eden şövalyelerine sürekli eziyet ediyor ve onları strese sokuyordu.

Dersler sırasında öğretmenlerine hakaret edip onlarla alay ediyordu ve kraliçeden birkaç kez azar işittikten sonra derslere katılmayı tamamen bıraktı.

İblis Kral, sanki Seongjin’in kendi ayıbına bakıyormuş gibi, sorunlu prensin skandallarla dolu geçmişini anlattı.

‘Ama sadece bir günde nasıl bu kadar detaylı bilgiye sahip olabiliyorsun? Buna güvenebilir miyim?’

[Hey! Bunlar, çevremizdeki insanların ruhlarıyla doğrudan temas kurarak elde ettiğim bilgiler. Yeniden doğsan bile senin tek başına toplayamayacağın kadar kaliteli bilgiler bunlar. Minnettar ol.]

‘……’

Ondan sonra prensin günlük hayatı yokuş aşağı çakıldı. Bir zamanlar kusursuz olan görgüsü ortadan kayboldu ve en ufak bir fiziksel aktiviteyi bile zahmetli bulmaya başladı.

Sonunda bir nebze keyif aldığı eskrim derslerini bile bıraktı, bütün gün yatakta uzanıp miskinlik yaptı ve durmadan atıştırdı.

İnsanlar onun neden aniden değiştiğini anlayamadı. Sadece, o zamana kadar hırslı kraliçe annesini uysallıkla takip eden genç prensin, bilmeden ağır bir stres çekiyor olabileceğine dair spekülasyonlar yapabildiler.

Yıllar geçtikçe, bir zamanların asil prensi, aşırı obezitesi nedeniyle ortalıkta yuvarlanan cahil, huysuz bir domuz hâline geldi.

[Derken aniden bayılıvermiş.]

Olay üç gün önce gerçekleşti.

Önceki gece yemeğini güzelce yiyip yatağına giden Morres, şafak vaktinden itibaren gizemli bir yüksek ateşten muzdarip oldu ve öğleden sonraya kadar bilincini tamamen kaybetti. Herhangi bir zehirlenme belirtisi yoktu ve semptomlar hiçbir hastalık için tanıdık değildi.

Yetenekli kraliyet hekimleri prense yardım etmek için koştular ama o baygın kaldı. İmparator devlet işlerini erteleyip hasta odasını ziyaret ederken, kraliçe anne bütün gece gözyaşları içinde yatağın başında nöbet tuttu.

Ve ateşin başlamasından dört gün sonra, Morres değil, Seongjin bu bedende uyandı.

‘Peki Morres’in gerçek ruhu nereye gitti?’

Seongjin’in en çok merak ettiği şey buydu. İstemeden bir başkasının bedenini ele geçiren bir ruh hâline gelmişti ve ruhani bilgisi olmayan kendisi için bile bu normal bir durum değildi.

Sağlıklı birinin bedenini hukuksuz bir şekilde ele geçirmişlerse, asıl sahibine zarar gelmiş olması büyük bir sorun olurdu.

Ama İblis Kral’ın tepkisi sönük kaldı.

[Bilmem? Ben uyandığımda, bu bedende bizden başka ruh yoktu. Belki de ateşten ölmüştür?]

Yani hastalıktan yeni ölmüş birinin bedenine şans eseri bir şekilde girdiğimizi söylüyor.

‘Peki ya buradan ayrılırsak ne olur?’

[Neden? Ayrılmak mı istiyorsun? Ruhsuz bir beden olduğu için, büyük ihtimalle öylece ölüverir.]

‘…Çıkmanın bir yolu var mı?’

İblis Kral’ın cevabı acımasızdı.

[Neden olmasın? Öl işte, bu kadar basit .]

‘……’

Seongjin’nin yüzü asıldı.

Elbette beklenmedik bir şekilde dirilmek kötü bir his değildi. İblis Kral ile ölümle yüzleşmek üzereyken bile yok olmaktan kaçamayacağını biliyordu ve iblis diyarını yok etmiş olmanın başarı hissiyle sarhoş olmuştu —tamamen yanmamış bazı kalıntılar olsa da— bu kadarı yeterli gelmişti.

Ancak gerçekten uyandığında, sabır, acı ve yoksunlukla dolu geçmiş hayatı ona farklı bir şekilde göründü.

İblis diyarını yok etmek için savaşmak uğruna kendini defalarca yıpratmıştı. Seongjin’in geçmiş hayatı mutlu denilebilecek bir şeyden çok uzaktı.

Peki ya şimdi? Gerçekten bir başkasının bedeninde yeni bir hayat yaşayabilir miydi? Bu mucizevi tesadüfü geçmişindeki mutsuz hayatının bir tazminatı olarak görebilir miydi?

Seongjin düşüncelere dalmışken, zihnindeki karmaşadan bihaber olan İblis Kral, yaraya tuz bastı.

[Her neyse, domuzsan ne olmuş? Ülkenin en yüksek mertebedeki kişisinin oğlusun. Vay be, tebrikler. Hayat piyangosu sana vurmuş resmen.]

Evet, bu da başka bir problemdi.

Seongjin, yatağa yayılmış devasa gövdesine bakarak tükürüğünü yuttu. Yatıyor olmasına rağmen görüşünü engelleyen o şiş göbek; yağdan şişmiş, eklem yerlerinden tam olarak katlanamayan o kalın kollar ve bacaklar.

Nefesi daralıyordu ve bir anlığına kıpırdanmak bile onu yoruyordu; bu sadece basit bir ateşin yan etkisi değildi.

Böylesine berbat bir bedeni ele geçirmiş olması talihsizlikti. Seongjin, güçlü kaslarla kaplı eski bedenini hatırlayarak iç geçirdi.

‘Bu gerçekten iyi bir şey mi acaba...’

Geçtiğimiz bir gün içinde olanlar bunlardı.

Ve şimdi Seongjin, lüks bir yatakta uzanmış, boynuna özenle yerleştirilmiş bir peçeteyle, Kraliçe Elizabeth’in yedirdiği lapayı isteksizce yiyordu.

“Hadi, Morres. Uçak geliyor, ‘aaa’ de bakayım.”

Utançtan şuracıkta geberecek olsa da şefkatli kraliçeyi görünce Seongjin gönülsüzce ağzını tekrar açtı.

İblis’in neredeyse nefesi kesilen kahkahası kafasının içinde yankılandı.

[Puhahahaha! Çıldıracağım! Öleceğim lan! Beni gülmekten öldürmeye mi çalışıyorsun! Uhahahaha!]

Şu piç oğlu piç... bir gün mutlaka ondan kurtulacağım.

Seongjin lapayı kabaca yuttu ve bir sonraki kaşığı almak üzere olan kraliçeyi durdurdu.

“Şey… Anne? Karnım doydu artık. Yorulmuş olmalısın, bence beni beslemeyi bırakabilirsin.”

“Morres......”

İmparatoriçe bir an için oğluna kederli bir ifadeyle baktı, sonra başını eğdi ve şatafatlı dantel kolunun ucuyla gözyaşlarını sildi.

“Evet, hafızanın pek yerinde olmadığını şimdi gerçekten anlıyorum. Bana daha önce hiç anne dememiştin.”

“Ah, şey......”

Acayip tuhaf!

Herhangi bir yersiz şüpheyi önlemek için, hastalıktan önceki hafızasının bulanık olduğunu söyleyerek durumu geçiştirmişti. Ama kraliçeyle her konuştuğunda, Seongjin Morres olmadığı anlaşılacak diye geriliyordu.

O an bile Seongjin nasıl cevap vereceğini bilemeyip tereddüt ediyordu, ancak kraliçenin ruhundan anıları gözetleyen iblis ona bir ipucu verdi.

[Görünüşe göre ona genellikle Majesteleri Anne dermişsin?]

Of, ben nereden bileyim.

‘Majesteleri Anne’ diyemeyeceği için, Seongjin’in sonunda bu şekilde yanıt vermekten başka çaresi kalmadı.

“...Özür dilerim.”

“Özür dileyecek ne var ki? Ateşin çok korkunçtu. İmparator bizzat tedavi uygulamasına rağmen ateşin düşmedi, bu yüzden bir anne olarak başına korkunç bir şey gelmesinden çok korktum.”

Kraliçe narin bir hareketle kolunu düzeltti ve Morres’in elini dikkatlice tuttu.

“Sadece sağlıklı bir şekilde uyanmış olman bile beni mutlu etmeye fazlasıyla yetiyor.”

Onun nazik, sıcak eli kendisine dokunduğunda, Seongjin ifadesini sertleştirmemek için çok çabalamak zorunda kaldı. Onun oğlu olmadığı hâlde öyleymiş gibi davranmak zorunda kaldığı için feci bir suçluluk hissediyordu.

Kadının gerçek oğlu çoktan ölmüştü, ruhu gitmişti ve o gerçeği bilmediği için yasını bile tutamıyordu.

Ama yine de, ona Morres’in bedeninde yaşayan başka bir ruh olduğunu söyleyemezdi.

Buna inanma ihtimali yoktu, inansa bile bu sorun olurdu.

Ya hemen şeytan çıkarmaya başvuruşa? Ya ruhu gerçekten bedenden atılırsa?

Hayatının geri kalanına çok bağlı değildi ama yine de böylesine görkemli bir yöntemle intihar etmek istemezdi.

“Ama hasta olmanın bile iyi bir yanı varmış demek ki. Çocuğum benimle böyle sessizce oturuyor, bu en son ne zamandı acaba?”

“Hahaha...”

Morres, aşağılık orospu çocuğu. Annenin böyle küçük şeylerden mutlu olabileceği şekilde nasıl bir hayat yaşadın sen?

Seongjin sadece beceriksizce gülümseyebildi.

Yorumlar (2)

Yorum yapmak için giriş yapın

Bu seri hakkındaki düşüncelerinizi paylaşmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.

Profil Ayarları

K

Kabul edilen formatlar: JPEG, PNG, WebP, BMP, TIFF

Maksimum boyut: 2MB

Kullanıcı adı 3-30 karakter arasında olmalıdır.
E-posta adresi 3-70 karakter arasında olmalıdır.
Şifre en az 8 karakter olmalıdır.
Yorumlar yükleniyor...

Fotoğrafı Kırp

Kırpılacak Fotoğraf

Bölümler

Sorun Bildir

Karşılaştığınız sorunu detaylı bir şekilde açıklayın: