Bölüm 4: İnci Sarayı (1)

event 11 Mayıs 2026
visibility 11 okuma
translate Çevirmen: Sansanson
person_add Ekleyen: Sansanson

Bir kez iyileşme belirtileri göstermeye başlayan vücut, hızla toparlandı. Yemekler lapa yerine normal gıdaya döndü ve hareket kabiliyeti giderek arttı.

Bu sırada Seongjin, boş vakitlerinde odasında çeşitli egzersizler yaparak zaman geçiriyordu.

Hemen dışarı fırlayıp yüksek yoğunluklu kardiyo egzersizleri yapmak istiyordu ancak hastalık yüzünden yatağa bağımlı kalıp yerle bir olan fiziksel gücüyle bunun imkânsız olduğuna karar verdi.

‘Üstelik şu an kendimi zorlarsam eklemlerim anında haşat olacak gibi...’

Sadece bir tur temel fizik hareketi yaptığında bile titreyen dizlerine baktı.

Ayakta durmak bile bir yükken, bu ağır sikletle koşmaya kalkarsa kıkırdakları sadece aşınmakla kalmazdı.

Hiçbir yerde yüzme havuzu yok mu? Rehabilitasyon hissiyle antrenman yapmak istiyordu.

Vücudunu mümkün olduğunca zorlamamak için ağırlığının bir kısmını yatağa verip kollarını ve bacaklarını beceriksizce hareket ettirmeye çalışırken, İblis Kral teselli niyetine boş boş konuşmaya başladı.

[Eh, yine de ilk hâline göre daha iyisin, değil mi? Yüz hatların biraz belirginleşmeye başlamış gibi görünüyor.]

Aynaya baktığında, somurtkan bir ifadeye sahip devasa, sarışın bir çocuk ona bakıyordu.

Griye çalan sarı saçları vardı ve hafifçe sert bakan gözleri ona Kraliçe Lizabeth’i çokça hatırlatıyordu.

Fazla kilolu olsa da 15 yaşındaki birine göre boyu oldukça uzundu; ama buradaki insanların ortalama boyuna aşina olmadığı için bu sadece bir tahmindi.

‘Hiçbir değişiklik göremiyorum. Sadece şişliği biraz inmiş olamaz mı?’

[Şimdilik pozitif bir zihinle motivasyonunu yüksek tutman gerekmez mi? Kim bilir? Kararlılıkla devam edersen bakarsın o domuzdan bir dünya yakışıklısı çıkar. Hadi bakalım, yaparsın!]

Şu aşağılık orospu çocuğu, keşke öylece yok olup gitse. Seongjin başını iki yana salladı ve çıplak elle yapılan egzersizlerine geri döndü.

***

Seongjin’in şu an kaldığı ayrı saray, ‘İnci Sarayı’ adında, fildişi renginde oldukça şık bir binaydı.

Dışarıdan bakıldığında sade ve zarif bir yapıydı ama içine göz gezdirdiğinizde lüks ve renkli süslemelerle dolu güzel bir villa olduğu anlaşılıyordu.

İlk Kraliçe’nin burayı Morres için özel olarak inşa ettirdiği söyleniyordu, bu yüzden muhtemelen normal bir çaba sarf edilmemişti.

Küçük ama lüks yatak odaları, özel bir çalışma odası, özel bir talim alanı, özel bir sera ve özel bir ziyafet salonu dahil olmak üzere prensin eğitimi ve sosyal faaliyetleri için tüm imkânlarla donatılmıştı. Seongjin, talim alanını ve kütüphaneyi er ya da geç ziyaret etmeyi planlıyordu.

Ancak, temel fiziksel gücünü toplarken birkaç gün boyunca yaptığı gözlemler sonucunda, bu İnci Sarayı’nda işlerin biraz tuhaf gittiğini fark etti.

İlk olarak, İnci Sarayı’nda ikamet eden veya burayı ziyaret eden insanların hiçbirinde kutsal güç yoktu.

Bu gerçekten tuhaf bir durumdu. Tüm imparatorluk sarayı kutsal enerjiyle doluydu ama bu enerjinin kaynağı görünürlerde yoktu.

‘İblis Kral kesinlikle bu bölgede çok fazla kutsal güç olduğunu ve bu yüzden bu bedeni dikkatsizce terk edemeyeceğini söylemişti...’

Ancak gerçekte, Seongjin bu vücuda girdikten sonra kutsal güce sahip tek bir kişiyle bile karşılaşmamıştı.

Morres’in vücudu da bir istisna değildi. Mevcut Kutsal İmparator Nathaniel’in kendisi, eşi benzeri görülmemiş muazzam bir kutsal güce sahipti ancak ne yazık ki en hırslı olan İlk Kraliçe’nin oğlu Morres, bir avuç kutsal güçle bile doğmamıştı.

Aslında bu, Seongjin ve İblis Kral için büyük bir şanstı. Eğer Morres’in vücudunda birazcık bile kutsal güç olsaydı, İblis Kral bu vücuda girdiği anda yok olup giderdi.

‘...Ne yazık. Onu tamamen defedebilirdim.’

[Lan piç! Sadece senin kurtulacağını mı sanıyorsun? Asıl sen, bir prensin bedenini kafana göre ele geçiren kötü bir ruhsun! Bir rahip tarafından fark edilirsen anında şeytan çıkarma ayinine maruz kalmaz mısın?]

Bu gerçekten biraz sorun yaratabilir.

Her neyse, Kutsal İmparatorluk Delcross güçlü bir teokratik sisteme sahipti ve etkisi tüm kıtaya yayılmıştı. Başka bir deyişle, bu kıtanın her yerinden kutsal güce sahip insanların toplandığı bir yer olduğu anlamına geliyordu.

Ancak İnci Sarayı’nda sadece kutsal gücü olmayan sıradan insanlar vardı. Bu bir tesadüf olabilir miydi?

O yaygın şifacılardan birini bile görmemek, değerli prensin ölümden döndüğü düşünülürse gerçekten garipti.

İblis Kral nedenini ihtiyatlı bir şekilde tahmin etti.

[Belki de orijinal Morres’in kutsal gücü olmadığı içindir?]

‘Ne alakası var?’

[Çocuğun itibarını bi’ düşünsene. Kutsal İmparator’un oğlu olmasına rağmen kutsal gücü sıfır. Bu kişiliğiyle, diğer insanların kutsal güç kullanmasını çekememiş olabilir. Muhtemelen aşağılık kompleksiyle her yeri birbirine katmıştır.]

Akla yatkın ama hepsi bu mu?

[Hey, boş ver gitsin. Bizim için daha iyi değil mi zaten? Kutsal gücü olanlar şeytani enerjiye ve kötü ruhlara karşı özellikle hassastır. Yakalanma korkusu olmadan takılmak güzel değil mi?]

Ah, bir saniye.

‘Ama Morres’in babası kutsal imparator değil mi? Rahiplerden ayrı bir saraya kapanarak bir şekilde kaçındık diyelim, babasından hayatı boyunca nasıl kaçabilir ki? Hem de aynı sarayın içindeyken?’

[...Nihai boss baban yani.]

Seongjin, İblis Kral’ın titrediğini hissedince iç çekti.

Ben de bilmiyorum. Ne olacaksa olsun.

İkincisi, İnci Sarayı’nın hizmetkârları bir şekilde tuhaftı.

İnci Sarayı az sayıda hizmetkâr tarafından yönetiliyordu. Minimum sayıdaki muhafızlar hariç tutulduğunda, sarayda ikamet eden kişi sayısı sarayın büyüklüğüne kıyasla devede kulak kalıyordu.

Bir özel nedime, iki hizmetçi, bir yerleşik doktor, bir aşçı ve alt düzey bir idari memur.

Seongjin’i ara sıra ziyaret eden Kraliçe Lizabeth’e bile nedimeler, muhafız şövalyeler ve yaklaşık 20 kişi eşlik ediyordu.

Üstelik bu çok az sayıdaki hizmetkârlarda da normal olmayan bir şeyler vardı.

İlk olarak, örnek vermek gerekirse, tek nedime olan Edith vardı.

Kısa küt saçlı, zarif yüzlü genç bir hanımdı ve sarayda bir imparatorluk nedimesine yakışmayan donuk bir ifadeyle dolaşıyordu.

Her seferinde Seongjin’in odasına tek başına girip çıktığı için, çocuk yaşta kötü bir çalışma ortamında çok sıkıntı çektiğini düşünmüştü.

Her ne kadar iş kanunu olmayan bir yer olsa da, en azından bir vardiya değişimi olması gerekmez miydi?

Ama bu kadın sıradan bir insan değildi.

Seongjin ufak bir öksürse bile odaya ‘vınn’ diye uçarcasına girmesi ya da devasa miktardaki yemekleri tek başına rahatça taşıması sadece başlangıçtı.

Terli çarşafları o yatarken değiştireceğini söyleyerek Morres’in devasa vücudunu ince kollarıyla kaldırdığında ne kadar şaşırmıştı anlatamazdı. İlk başta onun nedime kılığına girmiş bir suikastçı olduğundan bile şüphelenmişti.

Onlarca yıl canavarlarla savaşarak bilenmiş Avcı içgüdüsü ona şöyle fısıldıyordu: Belki de bu kadın, çoğu şövalyeyle boy ölçüşebilir.

Buradaki insanların hep böyle mi olduğunu merak etmişti ama durum öyle değildi. Sadece İlk Kraliçe’ye bakıldığında bile, o nazikçe yetiştirilmiş narin bir soylu hanımefendiydi ve bir yolculuğa çıktığında onu takip eden nedimeler de keza öyleydi. Ev işlerinde uzmanlaşmış olabilirlerdi ama hepsi son derece sıradan fiziksel özelliklere sahip kadınlardı.

Neden sadece Morres’in özel nedimesi bu kadar özeldi?

“Edith, sen nasıl bu kadar güçlüsün?”

Eh, merak ediyorsa direkt kendisine sorabilirdi.

Odayı havalandırmak için perdeleri açan Edith, başını hızla eğdi ve Seongjin’in sorusunu yanıtladı.

“Bunun nedeni benim bir Aura kullanıcısı olmamdır, Ekselansları.”

Kraliçe’nin üzerindeki güçlü etkisi nedeniyle miydi bilinmez, kötü bir şöhrete sahip olan prensin önünde bile nispeten nazik bir tavır sergiliyordu.

Bunun, çalışırken duyguları dışlamayı bilen profesyonel bir tutum olduğu söylenebilirdi.

[Az önce içinden ‘Bu domuz prens sabah sabah yine ne diye insanları rahatsız ediyor?’ diye geçirdi.]

Elbette, onun profesyonelliği geveze ve ispiyoncu İblis Kral karşısında hiçbir işe yaramıyordu.

Seongjin, boş yere utanıp boğazını temizledi.

“Hmm, Aura kullanıcısı mı?”

“Evet, Ekselansları. ‘Aura’, dünyaya eşit olarak yayılmış yaşamın temeli olan güçtür. Bu gücü bilinçli olarak toplayıp vücutlarında kullananlara ‘Aura kullanıcıları’ denir.”

Hafızasının yerinde olmadığı bahanesi sayesinde, Edith hiç şüphe duymadan temel bir açıklama yaptı.

“Aura eğitimine başlayıp gerçek bir Aura Kullanıcısı olarak kabul edilirseniz, İmparatorluk Saray Şövalyeleri Birliği giriş sınavına girme hakkı kazanırsınız.”

“Ah, yani sen de mi Edith?”

“Evet, ben de ilk başta İmparatorluk Muhafızları’na katılmak isteyen bir yaver olarak imparatorluk sarayına girmiştim.”

“Yaver mi? Yani bir şövalye çırağı mı?”

Seongjin’in şüpheleri derinleşti. Neden aklı başında bir şövalye adayı İnci Sarayı’nda böyle bir iş yapıyordu?

“Şey...”

Edith, Seongjin’e bir göz attı ve temkinli bir şekilde devam etti.

“Şey... Ekselansları, geçmişte hizmetkârlara biraz sert davranırdınız...”

Kısacası, Morres’in yozlaşmışlığı arttıkça, çalışanların yaralanmaları ve şikâyetleri devam etmişti.

İlk Kraliçe bu haberlerin yayılmasını önlemek için çok uğraşmıştı ama her gün insanlar yaralanırken bunu sessizce örtbas etmek imkânsızdı.

Ve haberler Kutsal İmparator’un kulağına gitmişti.

– Kontrol edilemiyor mu? O zaman prensin kafasına göre canını yakamayacağı kadar güçlü kişileri işe alın.

Kutsal İmparator, İnci Sarayı’ndaki pek çok hizmetkârı diğer saraylara göndermiş ve birkaç yüksek ücretli hizmetkâr işe almıştı.

En azından bir şövalye yaveri seviyesinde olan ve vücudundaki aurayı ustalıkla yönlendirebilen herkese cömert bir maaş teklif etmişti.

İlk başta insanlar kimsenin başvurmayacağını düşünmüştü. Maaş ne kadar yüksek olursa olsun, başkente saygın bir imparatorluk şövalyesi olma hayaliyle gelen masum adaylar için bir hizmetçi ya da hizmetkâr olmak zordu.

Yine de Kutsal İmparator, pek de endişe belirtisi göstermeden şöyle dedi:

– En azından bir tane olmalı.

Beklendiği gibi, her yerde istisnalar vardı.

Tam o sıralarda, herhangi bir bağlantısı olmadan gelmeye karar veren ve tek yeteneği olan Aura kullanıcılığıyla herhangi bir yere tutunmak isteyen Edith, İmparatorluk Başkenti’ne girmişti.

“Sınava girdim ama en alttan başlayarak hiçbir yere varamayacağımı biliyordum.”

“......”

İşte dünyanın en güçlü nedimesi bu şekilde işe alınmıştı. Kendisine fırlatılan her tabağı ustalıkla havada yakalıyor, üzerine savrulan her silahtan çevikçe sıyrılıyor ve balık kılçıklarını aura ile güçlendirilmiş bir bıçakla ayıklıyordu.

Seongjin’in, Edith’in açıklamasını dinledikçe daha çok kafası karışıyordu.

‘İşler nerede ters gitti?’

[Kim bilir...]

Hizmetçisi olmaya ancak yüksek yetenekli bir aura kullanıcısının cüret edebileceği kadar kavgacı davranan Morres, kesinlikle tuhaf biriydi. Fakat saraydaki tüm hizmetkârları temizleyip yerlerine aura kullanıcılarını işe almak gibi parlak bir fikir ortaya atan Kutsal İmparator da ondan aşağı kalır sayılmazdı.

Tabii ki hepsinin içinde en tuhaf olanı, oltaya kendi rızasıyla gelip kişisel nedime olmayı kabul eden Edith’ti.

“...Ama Ekselansları.”

Aniden, Edith başını kaldırıp Seongjin’e baktı ve başını yana eğdi.

“Şimdi iyi misiniz?”

“Ne?”

“Eskiden, Aura hakkında en ufak bir konuşma duysanız bile çok sinirlenirdiniz...”

“Sinirlenir miydim?”

“Her yere bir şeyler fırlatırdınız.”

“......”

Morres’i tanıdıkça, ne kadar aşağılık biri olduğu daha çok ortaya çıkıyordu. Neden durup dururken bir şeyler fırlatırsın ki? Çocuk musun sen?

Seongjin ağzını açtı ama söyleyecek başka bir şeyi yoktu.

“...Üzgünüm.”

Edith’in gözleri bu cevap karşısında kocaman açıldı. Muhtemelen bir özür duymayı beklemediği için biraz şaşırmış görünüyordu. Kısa süre sonra gülümsedi ve başını iki yana salladı.

“Önemli değil, Ekselansları. Uçan tabakları yakalamak da oldukça eğlenceliydi.”

“......”

Seongjin, sessizce başını eğen Edith’e acıyan bir gözle baktı ve İblis Kral’a seslendi.

‘O da biraz tuhaf biri sanırım.’

[Aynen öyle.]

Her neyse, Aura demek.

Seongjin derin düşüncelere daldı.

Aura, Kutsal Güç ve sadece fantezi romanlarında görülen kavramların gerçekten var olduğunu gören Lee Seongjin, burasının farklı bir dünya olduğunu bir kez daha fark etti.

Elbette Seongjin’in iblis geçidinin açık olduğu ve canavarlarla savaşın sürdüğü dünyası da fantezi gibiydi ama en azından o zamanlar bu, net ve somut bir güç savaşıydı.

O zamanlarda, canavarların yaşam enerjisini özümseyen avcılar yalnızca fiziksel olarak güçleniyorlardı. Geliştirebilecekleri süper güç bile, sadece fiziksel kuvvet uygulamalarına izin veren telekineziden ibaretti.

Canavarlar için de durum aynıydı. Arada bir yanıcı maddelerle yüksek ısı üretenler veya aşındırıcı zehirleri olanlar vardı ama bu sadece küçük bir kısımdı ve çoğu sadece kaba kuvvetle ortalığı yakıp yıkan türlerdi.

Bu yüzden, İblis Kral ‘Gehenna Alevleri’ ile ruhlarını yakmaya çalışana dek, Seongjin bu tür görünmez güçlerin var olabileceğini hayal bile edemezdi.

[Bunun nedeni Sigurd Bölge 34’ün çok düşük bir boyut olmasıydı. Bu tür güçlere yabancı olman, büyü ve kutsal güce izin verilmeyen düşük seviyeli bir dünya olduğunun kanıtıdır.]

‘Düşük seviyeli demek biraz ayıp oluyor. Neden Gehenna’yı atlıyorsun? Orasının da aynı düşük boyutta olduğunu söylemiştin.’

[Tüm ideolojik dünyaların aynı olduğunu mu sanıyorsun? Gehenna biraz farklıdır! Tam büyük bir sıçrama yapacağımız kritik anda, siz sikikler engel olmasaydınız...]

‘Ne?’

Seongjin’in bakışları sertleşince, İblis Kral hemen geri vites yaptı.

[Öhöm. Her hâlükârda, bu tür düşük seviyeli ideolojik dünyalar genellikle sınırlı ruhsal yeteneklere veya zihinle ilgili güçlere sahiptir. Ana Dünya’lardan gelen kavramlar bir şekilde oraya ulaşsa bile, bu güçleri fiilen ortaya çıkarmanın bir yolu yoktur.]

‘......’

[Bu yüzden lütfen iblis diyarı Gehenna’ya Sigurd Bölge 34 gibi geri kalmış bir boyutla aynı seviyedeymiş gibi davranma. Çünkü orası Sistematik Dünya’ya dönüşmenin eşiğindeydi.]

Seongjin gözlerini kırpıştırdı.

Sistematik Dünya da nedir?

[Mal herif, yine boş boş bakıyorsun. Çüş ama, seni cahil Dünyalı. Boyutları diyorum, anladın mı? Ana Aşama, Sistematik Aşama ve İdeolojik Aşama olarak sınıflandırılıyorlar, çaktın mı köfteyi? Bunu harbiden bilmiyor musun?]

‘Lan şerefsiz, neden yine kavgaya tutuşuyorsun? Boyutu ister üçe ister dörde ayır, şu anki durumda bu önemli bir mesele mi?’

Seongjin sinirlenince İblis Kral’ın sesi kısıldı.

[O kadar da önemli... değil gibi...]

‘Konuya dönelim. Peki, Aura’yı nasıl kullanabilirim?’

Bilmiyor olsa da, Seongjin yeni bir güç olasılığını öğrendiğinde güçlü bir ilgi hissetti.

Aslında bir zamanlar uçup kaçan başarılı bir avcıyken, böyle hantal bir vücuda hapsolmak onu kahrediyordu.

Görünüşe göre bu dünyada canavarlar yoktu, bu yüzden eğer bir avcı olarak gücünü geri kazanamayacaksa, en azından bir aura kullanıcısı olmayı deneyemez miydi?

[Onu ben de bilmiyorum. Bizim dünyamızla burası farklı diyorum ya. Siz Dünyalıların diliyle anlatacak olursam; hidroelektrik santrali ile termik santral, hayır, nükleer santral arasındaki fark gibi bir şey bu. Dünyanın işleyiş biçimi tamamen farklı.]

Dünyada bilmediği hiçbir şey yokmuş gibi kasılan İblis Kral’ın bile bilmediği şeyler varmış demek.

Sözleri üzerine İblis Kral burnundan soludu.

[Hıh! Çok da sikimde sanki? Ben bir İblis Kralım, koca bir boyutun hükümdarıyım. Öyle şeyler olmadan da yeterince güçlüyüm!]

Seongjin’den dayak yiyip ağlayan herifin, konu kendini beğenmişliğe gelince üstüne yoktu.

‘Peki, ya geçmişteki Morres? O bir aura kullanıcısı mıydı?’

Kutsal gücün doğuştan gelmesi gerektiği söyleniyordu, bu yüzden o iş yaş gibiydi; ama Aura belki çalışma ve eğitimle elde edilebilirdi.

Bu bedende Aura olduğuna dair özel bir enerji hissetmiyordu ancak muhafız şövalyeler ve hatta bir nedime bile ustalıkla kullanabildiğine göre Seongjin, bunun pek de nadir bir güç olmaması gerektiği sonucuna varmıştı.

Ancak Morres’in çöp seviyesindeki yetenekleri Seongjin’in beklentilerinin çok ötesindeydi. İblis Kral bir süre Edith’in ruhunu yoklayıp bilgi taradıktan sonra iç çekti.

[Hmm, Aura eğitimi kişinin yeteneğine bağlı olarak büyük farklar yaratıyormuş. Ne kadar eğitim alırlarsa alsınlar Aura’yı doğru düzgün hissedemeyen insanlar olduğu gibi, çocukluklarından beri nefes almak kadar doğal bir şekilde Aura kullanan yetenekli insanlar da varmış. Üzülerek söylüyorum ama Mores ilk gruba, yani yeteneksizlere dahilmiş.]

İlk Kraliçe neye güvenerek bu çocuğu veliaht prens yapmayı düşünmüş ki?

Seongjin derin bir iç çekti.

‘…Şimdilik sadece fiziksel antrenmanla mı başlasam acaba?’

[Başını dik tut. Hayat haksızlıklarla dolu. Varlığımız için, bastır!]

‘Kapa çeneni!’

Yorumlar (2)

Yorum yapmak için giriş yapın

Bu seri hakkındaki düşüncelerinizi paylaşmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.

Profil Ayarları

K

Kabul edilen formatlar: JPEG, PNG, WebP, BMP, TIFF

Maksimum boyut: 2MB

Kullanıcı adı 3-30 karakter arasında olmalıdır.
E-posta adresi 3-70 karakter arasında olmalıdır.
Şifre en az 8 karakter olmalıdır.
Yorumlar yükleniyor...

Fotoğrafı Kırp

Kırpılacak Fotoğraf

Bölümler

Sorun Bildir

Karşılaştığınız sorunu detaylı bir şekilde açıklayın: