Sayısız yeşilliğin arasından bir kurt, ağzında bir insan çocuğu sürükleyerek yürüyordu.
Kurt, 3 metre uzunluğundaydı. Özellikle kafasında hiç tüy yoktu ve gözlerinin olması gereken yerde iki beyaz alev yanıyordu. Canlı kafatası onun sıradan bir kurt, sıradan bir hayvan olmadığını ortaya koyuyordu.
Gerçi bu bölgede sıradan hiçbir şey olmazdı.
Çevredeki ağaçlar, mantarlar gibi yerden yükseliyordu; yukarıya doğru onlarca metre büyüyebiliyorlardı. Kökleri ise zemini kaplıyordu.
Yerdeki su birikintilerinden geçerken çocuğun eli kirli suda sürüklendi. Ağaç kökleri su birikintisi içerisinde uzanarak onu yakalamaya çalıştı ancak başaramadı çünkü bitkiler yavaş hareket ediyordu.
Kurt en sonunda nispeten daha açık bir alan buldu ve ağaç köklerinden uzak bir yerde çocuğu yere bıraktı.
Çocuk uyurken kurt, ısınabilsin diye yanına beyaz bir alev yakmaya çalıştı.
Bunun için ağzını hafifçe açıp çocuğun yanındaki çimenlere üflemesi yeterliydi. Sonrasında çocuğun yanına geçip uzandı ancak...
Alev çabucak söndü.
Kurt'un geçmişi aklına geldi. Geçmişte yaktıkları tüm alevler için öncesinde birkaç dal kullanıyorlar, sonrasında alev yakıyorlardı. Kurt birkaç defa kuyruğunu salladı, sonrasında hemen koşturdu.
Yere düşmüş dalları topladı; çocuğa bir şey olmaması için fazla uzaklaşmadı.
Dalları getirdi. Siyah kürkü rüzgarda dalgalanırken bu görkemli yaratığın dalları taşıması, onun oldukça tatlı ve cana yakın gözükmesini sağlıyordu.
En sonunda alev yakmayı başardı.
Kurt tekrar çocuğun yanına kıvrılırken çocuk, alevden kaynaklanan sıcaktan olacak ki yavaşça gözlerini açtı.
Çocuk kapkara bir cübbe giyiyordu; cübbe büyük bir şeyin... bir panterin kapkara kürkünden yapılmış gibi gözüküyordu. Oldukça pofuduktu ancak üzerinde bazı yara izleri de vardı ki bu izler ona biraz kötü, karanlık bir hava veriyordu.
Boynunda D9998 yazıyordu. Siyah, kalın harflerle yazılan bu kod; solgun, beyaz cildinde daha da vurgulanıyordu.
Saçları ve gözbebekleri bir mürekkep kadar siyahtı. Teni ise bir ölü kadar solgundu. Biraz sıska ve epey zayıftı ancak ölü değildi.
Çocuk gözlerini açtıktan sonra kurdun yanında olduğunu fark etti. Ayağa kalkıp bu huzuru bozmak istemedi ve usulca gülümsedi. Bir elini kurdun kafasına attı; taş gibi kuru kafası, gözlerindeki alevler tarafından ısınıyordu. Çocuğun elini de ısıttı.
Kürkü belki daha rahat olabilirdi ancak sırf kafası yaralandı diye kafasını sevmeyecek de değildi. Sonuçta bu kurt onun en değerli dostuydu.
“Luo...” diye hafifçe seslendi çocuk. Sonrasında kurdu sevdi.
Bir süre bu güzel anı yaşadıktan sonra çocuk, kafasını biraz daha yukarıya kaldırdı.
Bulundukları tepenin etrafında ağaçlar olsa da bir yönde hiç ağaç bulunmuyordu. O yönde, dümdüz ileride güneşi görebiliyordu.
Undergarden’ın güneşini yani.
Önünde uzanan devasa ormanı görebiliyordu; bu orman merkeze gittikçe alçalıyordu ve zaten tam olarak da bu sebepten dolayı merkezdeki ışığı, Undergarden’ın güneşini görebiliyordu. Tüm ormanı, daha doğrusu Undergarden’ı aydınlatan güneşi.
Undergarden’ın güneşi onun için hep gizemliydi; sadece onun için de değil, tüm insanlık için gizemliydi çünkü çevresi devasa bir sisle kaplıydı.
Undergarden’da bulutları görürdük zaten, her bölgede bulunurlardı ancak merkez bölge diğerlerine göre ekstra sisli ve bulutluydu.
O bulutlardan dolayı da ışığın kaynağını görmek hiç mümkün olmamıştı. Gidip görmek de imkânsızdı; en azından çoğu kişi için. Hem imkânsız hem de anlamsızdı.
Merkez Bölge’de sisler nispeten azaldığında gördüğümüz şey devasa bir çöldü; yani o ışığın ısı da yaydığını düşünmek mantıksız değildi ama... bir çocuk olarak buna kafa yormak zihnini cidden yorduğu için bir süre o düşüncelerden uzaklaştı.
Sonrasında bulutlara gözü takıldı ve bulutların arkasındaki tavana.
Undergarden’ın bir mağara olduğunu herkes gibi o da biliyordu ve pek de şaşırtıcı değildi.
Bu görkemli ve göz kamaştırıcı manzara karşısında aklına gelen ilk şeyi söyledi:
“M-muhteşem...” Bir süre gözlerini manzaradan alamadı.
Devamında, bu ateş için Luo çok uğraştığından buradan hemen gitmek istemedi, uykuya daldı.
Tekrar uyandığında gece olmamıştı; Undergarden’ın güneşi hep sabitti ve burada gece diye bir şey yoktu, en azından çoğu bölgede.
Rüyasında güzel şeyler görmüş olacak ki çocuk mutluydu. Onun da her insan gibi bir yaşama hevesi ve mutluluğu vardı sonuçta; güzel rüyasında da o hayaline ulaştığını görmüş olmalıydı.
Sonrasında çocuk bir iç çekerek “oku,” dedi. Sesi, gerçekliği bir cam gibi kırdı. Önünde yazılar belirdi.
-<Kitaba tekrardan hoşgeldiniz, Metsuya>-
-<Kişilik: Metsuya>-
-<Kişilik Mirası: Mutluluk Zincirleri>-
-<Kişilik Mirası Açıklaması: Sevdiğin canlıların durumlarını uzaktan anlayabilirsin. Mutlu olman senin vitae'nin yenilenmesini sağlayacak, vitae üzerindeki kontrolünü artıracaktır.>-
-<Kişilik Sınırı: Seni mutlu eden şeylere çok daha kolay bağlanır ve çok daha kolay bağımlı olursun. Zincirleri seni onlara bağlayacaktır.>-
-<Kan: Serath>-
-<Kan Mirası: Fısıltı>-
-<Kan Mirası Açıklaması: Vitae'ni kullanarak fısıldamana olanak tanır.>-
-<Kan Mirası Ustalığı %11>-
-<Aşama - I>-
--<Nitelikler>--
-<yok >---
-<Monolith Sayısı: 2>-
-<Kayıtlı Monolith’ler: Jeju adası Monolith’i, sahte Ay Monolith’i>-
Tüm hayatı gibi duran rünler, çocuğun önüne serildi. Havada duran rünler, gümüş renginde ışıldıyordu.
Çocuğun ismi Metsuya’ydı; yine de o bu isme bakarken hiç de mutlu gözükmüyordu. Bunun yerine kendisine Yuel denmesini tercih ederdi. Yuel ismini daha çok benimsemişti; öyle ki giydiği cübbeye bile kazımıştı. Cübbenin omuz hizasına, minik harflerle “Y-U-E-L” kazınmıştı.
Rünlarda yazan bilgiler o çocuk için... Yuel için yeni bilgiler değildi. Kendisi sadece o yüzdeliğin gelişimini merak ettiği için bakmak istemişti.
Normal insanların Aşama I'ken vitae üretmesi mümkün değildi ancak Yuel, Kişilik Mirası sayesinde bunu yapabiliyordu. Ayrıca ürettiği vitae’yi de kullanmasının bir olanağı vardı.
Yine de normal şartlarda Aşama I olarak doğada, sadece 17 yaşında bir çocuğun hayatta kalması elbette ki mümkün değildi. Ancak Yuel, Luo’ya sahipti.
Luo’nun başını okşadı.
Luo, Undergarden’daki yaratıklardan biriydi. Bu yaratıklar da insanlar gibi aşamalara ayrılıyordu; insanların şu ana kadar tanık olduğu en güçlü yaratıklar Aşama V yaratıklardı. Daha üstü hiç bulunamamıştı.
Veya bulan olduysa da... insanlığa açıklayamamıştı.
Aşama I, II ve III’teki yaratıklara Dhune denilirdi. IV ve V olanlara ise Titan denilirdi.
Luo bir Aşama II’ydi.
Tek başına Yuel’den çok daha güçlüydü ve istese onu kolaylıkla öldürebilirdi. Ancak aralarında bir bağ vardı. Yuel, Luo’yu daha küçükken bir yaratıktan kurtarmış ve onu evlat edinmişti. Luo tabii ki de edinebileceği en uslu, güvenilir ve harika evcil hayvandı. Zamanla büyüdü, gelişti ve sahibini geçti.
Yuel böyle düşünürken Luo, gururlu bir şekilde kuyruğunu birkaç kez salladı.
Yuel çevreyi yeterince tartıp geçmişini yokladıktan sonra ayağa kalktı ve esnedi. Luo’ya uyanması için fısıldadı. Ağzını açmasına bile gerek yoktu; vitae’sini kullandı ve Luo’ya fısıldamayı diledi.
Luo ona sadece birkaç metre yakındaydı, bağ olarak ise çok daha yakındılar ve bu yüzden Luo’nun zihnine zorla girmesine gerek yoktu. Ses değiştirme gibi ek bir faktör de olmadığı için ne üst seviye bir ustalık ne de fazlaca vitae gerektirmişti; bu, Yuel için sıradan bir günlük hayat kullanımından ibaretti.
Luo da uyanıp kendine geldiğinde alevi söndürdüler ve tekrar yola koyuldular. Uzun süredir bir yolculuktaydılar ve geçen seferki gibi bir canavar saldırısına uğramadıkları sürece de tekrar geçen seferki gibi bayılma ve Luo tarafından taşınma gibi bir sorun olmayacak gibiydi.
Son seferde Yuel, kendilerine saldıran canavarın kulağını patlatacak ve delirtecek miktarda fısıldamış, canavarın ilgisini farklı yöne çevirmesini sağlamıştı. Ancak bu, tüm vitae’sine mal olmuştu. Yani bayılmıştı.
Luo elbette savaşabilirdi ancak Yuel onu seviyordu ve ona bir şey olmasını istemiyordu; o riski bile almak istemiyordu.
Yuel ile Luo, sayısız yeşilliğin arasından ilerlediler. Tıpkı önceki yolculuklarında olduğu gibi.
Bugün ise yolculukları sonunda bir sonuç vermişti çünkü sonunda Yuel varmıştı.
Asya Birliği'nin Undergarden üssü, Undergarden’daki 3 şehirden biri:
June
Modern mimarinin eski usül ahşap ile bir araya getirilmesi her ne kadar komik dursa da başka bir çare yoktu.
Yuel, eve dönüyordu.

Yorumlar (2)
Yorum yapmak için giriş yapın
Bu seri hakkındaki düşüncelerinizi paylaşmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
Yorum Yap
Bildirimler
Henüz bildiriminiz yok
Profil Ayarları
Kabul edilen formatlar: JPEG, PNG, WebP, BMP, TIFF
Maksimum boyut: 2MB
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!