Bölüm 13: Parlak Şey (2)

event 2 Haziran 2026
visibility 23 okuma
person_add Ekleyen: Shiro_TheFall

Yerdeki çimenler solmuş bir renkteydi. Sanki üzgün bir tanrı onlara bakıyormuş gibi katlanamamış ve solmuşlardı.

Üzerlerinde koyu kırmızı bir kürke sahip bir kurt cesedi duruyordu.

Belki de cesedi her zaman kızıl değildi ancak içerisinden o kurt bedeni için oldukça fazla denilebilecek, şaşırtıcı miktarda kan çıkmıştı. Öyle ki tüm kürkü kıpkırmızı olmuştu.

Bedeninin bir diğer tarafı ise tamamen yanıktı; kürkü, kemiği ve her şeyi ile yanıktı. Kuyruğunda hâlâ bir köz gibi beyaz bir alev yandığı düşünülünce muhtemelen orasını yakan kişi kendisiydi. Sınırını fazla zorlamıştı.

Kafası tam ortadaki çatlaktan ikiye ayrılmıştı, gözlerinde hâlâ iki parıltı vardı. Bu hâlde yaşıyor olduğuna inanmak zordu, öyle ki bu işkenceye son vermeyecek biri olması daha acıydı.

Bir zamanlar 4 bacağının olduğu yerde artık sadece bir tane vardı. Diğerleri koca odanın farklı yerlerine dağılmış gibiydi.

Çenesinin bulunduğu kısım yerinde yoktu; ısırmaya çalışırken bir şey o kısmı koparmış gibiydi. Yuel, kafasını hafifçe aşağı çevirirken ancak o kısmın kopmuş değil de geriye doğru ezilip kafatasına monte edildiğini görebildi.

Yuel'in karanlık göz çukurları, her zamankinden daha karanlık göründü. Cesedin görüntüsü, göz çukurlarından yansımadı ve içerisinde kayboldu.

Yuel, kalbinde koca bir acı hissetti.

Kişilik mirasının verdiği mutluluk zinciri gözüktü. O cesede bağlıydı ve zincirler kırılmıştı.

-<Başardınız! Kişilik mirasınızın getirdiği bir bağımlılıktan kurtuldunuz. Tebrikler! >-

Yuel, kitabın yolladığı mesaj ile bakıştı.

Gerçekliği kıran o cam sesi ona her zamankinden daha yüksek gelmişti ve o ince beyaz gümüş yazı, onun içerisindeki acıyı daha da derinleştirmişti.

"Kapa çeneni..." dedi kısık bir sesle.

Kitabın penceresi kapanmadı, bir süre havada asılı kaldı. Yuel, iç çekmek istedi ancak gözünde hissettiği birkaç damlayı bastırmak her saniye daha da zorladığından ve bulanık gözler ile savaşamayacağından dolayı bunu tercih etmedi. Bunun yerine, önce ceketinin içerisindeki o iğrençliği öldürerek aldığı aşama II kristaldeki tüm vitae'yi kullandı ve o devasa yılanı delirtici fısıltılara boğdu.

Bu sırada ceketinden bir bıçak çıkarıp Luo'nun kafatasına sapladı. Muhtemelen zaten ölüydü, ancak Luo inatçı bir kurttu; onun alevleri ruh alevleriydi ve bedeni ölse de ruhu hemen göçüp gitmiyordu. Belki de Yuel orada olduğu için bu harap bedende biraz daha kalmaya çalışıyordu. Sadece onu birkaç saniye daha görebilmek için.

Kitap bir mesaj yolladı; normalde her zaman mesaj yollamayan kitap, bir anda ilgi çekici bir piyon bulmuş gibi onunla uğraşmaya başlamıştı.

-<Bir aşama II dhune öldürdün! Luo, Ruh Alevlerinin Ulu Kurdu! >-

Yuel, kitabın yolladığı o mesajı elleriyle tutmaya çalıştı, ancak başaramadı. O yılana fısıldamak tüm vitae'sini bitirmişti, ancak Yuel yeterince zekiydi. Buradan Alice için hâlâ hayatta çıkması gerekliydi, ancak aynı zamanda yılanı da öldürecekti; bundan dolayı yılana fısıldarken aynı zamanda birisine daha fısıldamıştı.

Mağaranın üzerinden birtakım sesler gelirken, Yuel kendisini hasta hissetti. Fazla vitae kullandığı için olmalıydı. Bayıldı.

İzleyiş, orada bitti.

Görüntü buraya kadardı.

Yuel, o görüntü sona ererken en son birkaç alkış sesi duyduğunu zannetti. Ancak bir şey ifade etmiyordu.

O kağıt bu sefer ona çok daha fazlasını göstermişti.

Yuel, bir eliyle Luo'nun kürküne dokundu. Gerçekti. Kağıdı Luo'nun kuyruğunda yaktı ve buruşturup bir kenara attı. O pis geleceğin yaşanmayacağından emin olacaktı.

Luo bir çözüm değildi ve bir çözüm olamazdı.

Luo'yu, yılanı oyalaması için gönderdiğinde ne olduğunu ve olacağını artık o kağıt sayesinde biliyordu. Her ne kadar kağıtların arkasındaki gerçeği ve nasıl ona geleceği gösterebildiğini bilmese de, gökteki hangi tanrı ise ona cidden minnettardı.

Yuel, bu sefer ne yapması gerektiğinden öncekinden daha farkındaydı.

"Luo, oğlum. Seni tek başına bir dövüşe göndermeyeceğim; asla ve asla savaşma, beni korumaktansa hayatta kalmaya odaklan, çünkü en az benim kadar önemlisin. Senden isteğim, savaş başladığında o küreyi alman, beni alman ve kaçman."

Yuel, cüppesini çıkardı ve kucağına sarıp oturdu; kucağındaki cüppeyi sıkıca tutuyordu.

"Küreyi bana vermen gerekecek, sonra da beni taşıyacaksın."

Yuel, cüppenin altında sadece bir atlet ve bir külot giyiyordu; görmesi pek hoş bir görüntü değildi, bunun farkındaydı ancak başka çaresi yoktu.

"Beni atletimden tutup çekiştirebilirsin, tamam mı? Merak etme canım, acımayacak."

Bunu da dedikten sonra Luo'nun başını okşadı, onun dediklerini anladığından emindi; çünkü Yuel her konuştuktan sonra Luo anlamış gibi "woof" diye haykırıyordu. Bazen o kurdun kurt taklidi yapan bir insan olduğundan şüphelense de muhtemelen fazlasıyla zeki bir kurttu. Yuel bundan memnundu.

Luo gitmeden önce ona sarıldı; son gördüklerinden sonra ona dokunuyor olmak Luo'yu rahatlatıyordu.

Luo gittikten sonra, Yuel oturup bir iç çekti; kucağındaki cüppenin içerisindeki aşama II kristali kullandı ve gözlerini kapadı.

--

Luo, yavaş adımlarla ovada ilerliyordu. Soğuk rüzgar, onun kara kürkünü okşuyordu.

Önüne bir anda birkaç toz tanesi düştüğünde, Luo kafasını yukarı kaldırdı.

Mağaranın dışından devasa bir ses geldi.

Luo daha hızlı yürümeye başladı. Gözlerindeki beyaz alevler her zamankinden daha kararlıydı.

--

Koca zümrüt yeşili pullar havaya kalktı ve bir göz kapağı açıldı. Kan kırmızısı bir gözü açığa çıkardı. Devasa yılan ovalarda gezdi; onun her ilerleyişi tüm ovalarda soğuk bir rüzgar estirdi ve birçok ağaç yaprağı bu alışılmadık rüzgarda düşmeye başladı.

Mağaranın dışından devasa bir ses geldi ve yılan yukarıya doğru baktı.

Birkaç yaprak daha döküldü; sonrasında tavandan devasa bir parça aşağıya düştü ve bir yarık açıldı.

Bu devasa odaya giren kapıdan mor uzantılar türemeye başlamıştı. Bu damarlı uzantılarla beraber, odaya bir sis de girmişti. İlk bakışta bir sisten farkı olmayan bu mor şey polenlerdi. Büyük bir şeyin gelişinin habercisiydi.

Tavandaki yarığın arkasından birkaç devasa kemikli uzantı çıktı; tavana kendisini sabitlemek için varmış gibi gözüküyordu. İlk bakışta bu uzantılar örümcek bacağına benzetilebilirdi, ancak yarığın arkasındaki karanlıkta saklanan şey, toprağı yararak geçen bir şey olmalıydı ve örümcek bu tanıma uymuyordu.

Zümrüt yeşili yılan, yukarıdaki şeye tısladı; sanki kendi bölgesine gelinmemesini iddia ediyormuşçasına.

Ancak bu tıslayış sadece rakibini kışkırtmaya yarayabildi; sadece bir saniye sonra tavanda o uzantılar ile tutunan şey, o uzantılar ile kendisini aşağıya bir zıpkın gibi itti. O şey devasa bir solucandı ve ağzının olduğu yerde upuzun dişleri vardı; bu dişler örümcek bacaklarını andıran ve kendisine bir yerlere tutunma veya bazen fırlatma olanağı veren uzuvlardı.

Solucan, devasa yılanın tam kafasına doğru fırladı ve boynunu ısırdı. İki kolosal titan birbirini sarmaladı. Luo beyaz alevleri var etti ve onlara basarak devasa yılanın hızla gelen kuyruğunun üzerinden atlamayı, ondan kaçınmayı başardı.

Ağzıyla beyaz parıldayan küreyi aldı ve koşmaya başladı.

--

Yuel, o dev solucanı hiçbir zaman görmemişti; zaten fısıldadığı şey de o solucanın kendisi değildi. Virüsün kendisiydi. Bir aşama V titana fısıldamaya çalışmış ve onun muazzam gücüyle yüzleşmesi, vitae yoksunluğu ile birleşince bayılmıştı. Ancak Yuel, kendisini Luo'ya emanet edebilirdi; bunu bir silaha dönüştürecekti. Bir aşama IV ile savaşamayacak olabilirdi, ancak fısıltıları kullanarak savaşması için birisini çağırabilirdi.

Yine de bir kötü haber vardı ki, buraya virüsün kendisi gelmemişti. Muhtemelen virüs, Yuel'in yerini tespit ettikten sonra tek tek onun yanına en hızlı şekilde gidebilecek piyonlarını yollamaya başlamıştı.

Kapıdaki virüs uzantılarına bakarsak daha fazlası yakında gelecek olmalıydı, bu yüzden hızlıca kaçmalıydı. Yoksa o gördüğü son gerçekleşebilirdi.

Bunun yaşanmaması için elinden geleni yapacaktı.

En azından, ayıkken karşı karşıya gelirse, yapmaya... çalışacaktı...

Yuel, bayıldı.

Tıpkı gördüğü gelecekte olduğu gibi ancak bu sefer kendisini koruyabilecek bir dostunun varlığını bilerek bayıldı.

Bu baygınlığın sadece olacakları gizlemek için olan bir kılıf olduğundan habersizdi.

Koca bir karanlıkta uyandı; kendi sesi, onu nazikçe selamladı.

"Selam minik Yuel, vahiylerle ilerlemek nasıl hissettiriyor bakalım? Onlarsız yapamayacak kadar güçsüz düşme lütfen, seni güçsüz görmek içimi acıtıyor! Hahahahah"

Duyduğu şey kendi sesi olmasa biraz daha sevinebilirdi.

Yuel karanlık içerisinde ayağa kalktı. Karşısındaki kişi ile konuşmak için ve belki de çözemediği gerçeklerden haberdar olabilmek için.

Bir efsaneye göre, eğer son bölüme yorum yazarsanız yeni bölümler daha hızlı geliyormuş!

Yorumlar (2)

Yorum yapmak için giriş yapın

Bu seri hakkındaki düşüncelerinizi paylaşmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.

Profil Ayarları

K

Kabul edilen formatlar: JPEG, PNG, WebP, BMP, TIFF

Maksimum boyut: 2MB

Kullanıcı adı 3-30 karakter arasında olmalıdır.
E-posta adresi 3-70 karakter arasında olmalıdır.
Şifre en az 8 karakter olmalıdır.
Yorumlar yükleniyor...

Fotoğrafı Kırp

Kırpılacak Fotoğraf

Bölümler

Sorun Bildir

Karşılaştığınız sorunu detaylı bir şekilde açıklayın: