Yuel, bir noktaya kadar harabe koridorlarından ilerleyebildi. Ancak yaşadığı birkaç olay onu yeni bir yol çizmeye zorladı.
Öncelikle, o dev yılandan kurtulduktan sadece birkaç gün sonra, harabelerdeki önceki gezintisinde hiç karşılaşmadığı kadar aşama I ile karşılaştı. Yuel önce gören olduğunda sadece kulaklarına fısıldayıp dikkatlerini dağıtıyor ve sonrasında aradan sıvışıyordu, ancak bir noktada harabelerde geçen koca bir kedigilin sesleriyle uyandığında, artık oradan gitmesi gerektiğini anladı. O şey bir titan olmalıydı; virüs aşama V olduğuna göre, o kedigil muhtemelen aşama IV'tü.
Titan olduğunu düşünme sebepleri sadece titanların kendilerine bölge belirlemeleriydi ve o günkü o sesten sonra harabeler büyük bir canlının tırmık izleriyle dolmaya başladı.
Bunları görmek kesinlikle iç açıcı değildi ve çok zaman geçmeden onunla yüz yüze karşılaşıp bacak gücünü sınayan Yuel için her geçen saniye, virüsün harabelerdeki aramasında daha önemli bir adım anlamına geliyordu.
Virüs, Yuel'i arzuluyor gibiydi. Yuel kendisine bu kadar âşık bir titanla karşılaşmayı beklemiyordu ancak fazla yakışıklı olması onun sorumluluğunda değildi, bu tamamen kendi düşüncesiydi ve titanlar bile onun cazibesine karşı koyamıyorsa ne yapabilirdi ki?
Muhtemelen asıl sebep zeki bir canlının vücudunu ele geçirip onun zekâsını kopyalamak olsa dahi... her hâlükârda bu, Yuel'in kaçan taraf ve virüsün kovalayan taraf olduğu gerçeğini değiştirmiyordu.
Yuel, bu harabelerdeki gizemli, farklı bir canlı ile o kedigilin savaşına tanık oldu; savaş oldukça kısa sürdü ve Yuel sonlara doğru dahil oldu. O dahil olduğunda çoktan iki taraf da yara almış ve bölgeden uzaklaşmakla meşguldü.
Bu çatışma sonucu harabelerde dışarıya çıkan bir geçit açılmış ve Yuel'e bu harabe yolculuğunu daha klostrofobik bir yer olan mağaralara taşıma olanağı vermişti.
Undergarden'ın kendisi devasa bir mağaraydı ve onun da içerisindeki bir dağda bulunan bir mağaraya giriyor olmak biraz ironikti.
Yine de bir âşığın başka bir âşık tarafından kovalanması kadar ironik olamazdı.
Virüsün mağaralara girmesi uzun sürmedi, ancak Yuel'in araya fark atması için yeterliydi; çünkü geçen günlerde virüsün çocukları diye adlandırdığı ve ondan doğmuş olan aşama I veya II dhune'ler ile daha az karşılaştı.
Doğum günü yaklaşırken yaptığı şeyleri sorgulamak için de iyi bir fırsattı.
Günleri tek tek sayıyordu; harabelerin içerisinde de inksworn depths'in tepesindeki her gün sadece 2 saat parlayan taşlardan bulunduğunu varsayarsa, kendi hesabına göre doğum gününe yalnızca bir gün kalmıştı. Sonraki gün kendine bir ödül vermek istiyordu.
Yuel, sırf doğum günü geliyor ve klostrofobik yolculuğu sıkıcı diye yaptıklarını gözden geçirmeye başladı.
Hayatında en değer verdiği kişileri, yani ailesini, küçük yaşta kaybetmişti. Babası çok yetenekli olmasına rağmen tembel, annesi ise pek yetenekli olmasa da iyi yönlerini dışa vuran, çalışkan ve klanı kalkındıran bir kadındı.
Yuel'in babası klanın ana soyundan geliyor olmasına rağmen klan uğruna hiçbir şey yapmamıştı ve onun eşi olan Yuel'in annesi, klan için gerçekten çok çabalamıştı. Klana Yuel'in babası aracılığı ile katılmasına rağmendi bu.
Böyle çalışkan birisinin emekleri elbette çok fazla dikkat çekmişti ancak dünyada artık bu iyi bir şey değildi; güçlü bir klan savaşında Whisperer klanı yok oldu.
Sınav nasıl geçti veya ne yaşandı, hatırlamıyordu. Sınavın nasıl yaşandığını sorarak Alice'ten bilgi almayı denemişti ancak Yuel iletişimde her zaman en iyisi olmamıştı ve o zamanlarda da sınavda neler olduğunu öğrenmeyi başaramadı. Aaron ile Alice kendisi hakkında ne biliyor ve o sırada rüyada, sınava giren Yuel ne yaptı da erkenden kaybetti, Aaron'un saygısını kazandı ve Alice ona daha yakın davranıyordu; üstelik ne kadar bundan bahsetmekten, kendi kişilik mirası hakkında düşünmekten nefret etse de bu bir gerçekti.
Yuel kolaylıkla bağlanabilen birisiydi; kendisini mutlu eden canlılara veya cansızlara görünmez zincirlerle bağlanırdı. Bu zincirler onu mutlu ettikçe güçlenir, yaşamak için motivasyon toplar, başka deyiş ile vitae kazanırdı ancak bu zincirler aynı zamanda onu kısıtlardı. Zincirler aynı zamanda birer ipti; Yuel ise o iplerin elinde bir kukla olmak istemiyordu. Yine de zincirler bağımlılık yapıcıydı ve Yuel o mutluluğa bağımlıydı.
Yapabileceği görünürde hiçbir şey yoktu ve bunun hakkında düşünmek de rahatsız ediciydi, ancak düşününce... Alice'e olan sevgisi yetimhanede başlayan veya gelişen bir şey değildi. Evet, Alice'i sevmeye başlamıştı ve sırf bu sebeple yetimhaneden çıktıktan sonra o hayalini kurduğu sakin hayatı yaşamak yerine buraya, inksworn depths'e gelmişti ve kehanetin peşini kovalamıştı. Sadece sevdiği bir kız için. O kız ile olan sevgisi ise oldukça garipti. Sanki her zaman olan bir şey gibiydi ancak aynı zamanda bir zamanlar olmadığını da biliyordu.
Yuel zihninde geriye gitti, düşündü ve buldu.
Alice'e olan sevgisini, ona olan zincirlerini, sınavda kazanmıştı. Üstüne üstlük, onları kazanırken Aaron'unkileri kaybetmişti. O en yakın arkadaşı kendisi için bir zincir değildi ki bu çok ilginçti. Yuel bir bağımlılığı nasıl bırakabileceğini veya buna neyin sebep olmuş olabileceğini bilmiyordu.
Belki de sonraki görüşmemde Aaron'a sormalıyım, diye içinden geçirdi; her ne kadar onu bundan sonra ne zaman göreceği belli olmasa dahi.
Hayatının devamı da en az bir öncesi kadar ilginçti.
Kendisi bu yolculuk için biçilmiş kaftandı; karanlıkta görme becerileri normal bir insandan daha iyiydi ve en garibi, mürekkep nedense Yuel'i bağımlı yapmıyordu. Bunun nedeni hakkında hiçbir fikri yoktu ancak belki de kişilik mirası ile ilgiliydi... sonuçta aklına başka bir şey gelmiyordu.
Harabelerde karşısına çıkan metasforyhs ismi... şey, bunun hakkında düşünmese daha iyiydi.
Bulutları yararak inen o devasa elin sahibi ve onun aşaması... virüs ile olan kavgaları ve virüsün zekâsı. Virüsün o dehşet verici elden kurtulabilmiş olması. Hepsi ilginçti
.
Üstelik Yuel'in de o savaştan sağ çıkması ilginçti. Normalde bu imkansız olmalıydı ancak bir şekilde olmuştu ki bunun da muhtemel sebebi, Yuel'in o kadar güçsüz olmasıydı; o devasa kolun sahibi tarafından algılanabilecek vitae'ye bile sahip değildi, algılansa bile öldüreceği değerde değildi... bu biraz aşağılıktı ancak elden bir şey gelmezdi ve bazen biraz aşağılık olmak da insanın canını kurtarabiliyordu.
Gitgide daha yeniyi düşünürken aklına o kağıtlar geldi; şu ana kadar sadece üç tane görmüştü ve hepsi zihnine kazınmıştı. Bu kağıtlar sadece gelecekten bilgiler değil, aynı zamanda vizyonlar da gösterebiliyorlardı. Arkalarında devasa bir kütüphane varmış gibi duruyordu. Ayrıca kağıtlar, sanki bir kişi tarafından yazılmış gibilerdi; bu yüzden onlara sadece çok üst bir aşamaya sahip bir büyülü eser tanısı koymayı oldukça zorlaştırıyordu. Dünyada böyle bir insan olduğunu bile bilmiyordu; ya kendini saklayan bir süper yetenekti ya da insanlığın bilmemesi gereken tanrısal bir varlıktı. Net bir şey söylemek tamamen imkansızdı.
Onun hakkında edindiği son bilgiler bayıldığında karşılaştığı kendisine dayanıyordu.
Yuel, o rüyada kitabın ismini söylemeyi denemişti ve bu denemesi, Metsuya tarafından sözünün yarıda kesilip dayak yemesiyle sonuçlanmıştı; orada gerçekten canı acımıştı. Ki Metsuya'nın neden kitaptan çekindiğini anlamak zordu; rüyada kitap denilmesi gerçek hayatta kitabı çağırır mıydı?
Yuel bir anlık duraksadı, sonra aklını farklı bir düşünceye verdi.
Metsuya ile kağıtları birbirine bağlamak istiyordu ki bu çok olasıydı, ancak kağıtları yazan kişi oldukça sevecen ve yeri gelince kağıda gülücük bırakan birisiyken, Metsuya bir delinin sırıtışına sahipti. Üstelik Metsuya, tanrı öldürmesi için yardıma ihtiyacı olduğundan da bahsetmişti. İşte bu korkunçtu, çünkü ilahi denilebilecek varlıklar etrafında dönüyordu. O devasa kolun sahibi, metasforyhs, vahiy kağıtları, Metsuya, devasa kütüphane ve belki de dahası — etrafında bu kadar fazla güçlü canlının olması oldukça garipti ve neden bu kadar ilgi çektiğini şu anda anlayamıyordu. Anlaması imkansızdı.
Yuel, klostrofobik mağaralarda elinde ışıldayan bir kristal ile ilerliyordu; sonunda kristalin ışığı söndüğünde Yuel durdu.
Düşüncelerinden bir sis bulutuymuş gibi uzaklaştı ve kendini ayırdı. Kristal ile koca karanlığın ortasında bakıştı.
Onun sönmesinin neyin işareti olduğu belliydi. Bir gün bitmişti.
"Hoş geldin doğum günüm!!" Yuel koca mağarada bağırdı.
Sonunda ölüme bir sene daha yaklaşmıştı; insanlar böyle berbat bir şeyi niye kutluyorlardı, bilmiyordu. Yine de yalnız başınaydı ve yapabileceği daha iyi bir şey yoktu.
O bağırışın üstüne gelen sessizliği Luo'nun "woof" diyişi bozdu. Sesi her zamanki gibiydi.
Yuel arkasını döndü ve onun kafasını okşadı. Luo'nun doğum gününü bilmiyordu ancak önemi yoktu; bugün kendi doğum günüydü ve artık Luo'nun da doğum günüydü. İkisini aynı gün kutlaması daha iyi olurdu; sonuçta beraberlerdi ve doğum günü uğruna yapacağı şeyleri en yakın arkadaşı ile yapmak tabii ki de daha eğlenceli olurdu.
"Doğum günün kutlu olsun Luo!"
Bir süre daha sessizlik olduktan sonra Yuel diyecek bir şey bulamadı ve kafasını eğdi; içinden bir lanet sayıkladı ve her zaman yapmak istediği şeyleri doğum gününde yapmak istedi.
Kendisine basit bir liste hazırladı, sadece denemek için.
Bu listede bulunanlar ise "yeni lezzetler" adı altında yenilecek böcekler listesi. "Şakalaşma" adı altında üst aşamalardaki titanlara fısıldayıp kaçmak gibi korkunç bir oyun, ki bunu oynarken birkaç kez ölüm tehlikesi atlatmıştı. "Yaratıcılık" adı altında Luo ile bir köşeye uzanıp saatlerce hayallerinde zaman geçirdi; hayalperestlik ve olabilecekler, ihtimaller listesinin kurgusal oyunu onu eğlendiriyordu. Son olarak denediği şey, daha önce bir kez gördüğü kağıtların sahibine fısıldamak olmuştu ancak bu, onun bayılması ve doğum gününün geri kalanını baygın geçirmesine yol açmıştı.
Luo, Yuel baygınken onu korumuş ve yanına uzanmıştı. O soğuk mağaralarda hem kürkü hem de kalbi sıcaktı.
Yuel, doğum gününü böyle geçirmekten kesinlikle pişman değildi ve kendisiyle gurur duyuyordu; özellikle tüm bu yalnızlığında, berbat iletişim becerilerine rağmen kendisine bir arkadaş bulabilmesiyle gurur duyuyordu.
Doğum gününü mağaralarda yol kat etmeden geçirmişti; bu yüzden sonraki günlerde virüsün çocuklarıyla daha sık karşılaşmaya başlamıştı, özellikle bu minik mağaralarda oldukça sıkıntı yaratıyordu.
O devasa solucanın seslerini nadiren duyuyordu ve aniden taşların arasından bir şeyin çıkıp onu yiyebileceği korkusu akıl almazdı, ancak bir şekilde hayatta kalıyordu. Kalmalıydı ve sadece bir denemeden ibaret olsa bile sonuç değişmiyordu; bir şekilde hayattaydı ve sevdikleri için öyle olmalıydı. Her ne olursa olsun.

Yorumlar (2)
Yorum yapmak için giriş yapın
Bu seri hakkındaki düşüncelerinizi paylaşmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
Yorum Yap
Bildirimler
Henüz bildiriminiz yok
Profil Ayarları
Kabul edilen formatlar: JPEG, PNG, WebP, BMP, TIFF
Maksimum boyut: 2MB
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!