Bölüm 2: Hayallerde Kaybolmak

event 28 Mayıs 2026
visibility 57 okuma
person_add Ekleyen: Shiro_TheFall

Yuel, Luo’yu doğada beklemesi için bir yere bırakmıştı ve June şehrinin içerisine girmişti.

Girmek zor olmamıştı; dövmesi cübbenin altında gizleniyordu zaten.

İçinden bir şarkı mırıldanırken gıcırdayan tahtalar arasında yürümeye başladı.

Etraf oldukça kalabalıktı; sonuçta burası üç büyük Undergarden şehrinden, üssünden biriydi.

Mimari oldukça huzur vericiydi. Binalar kesilen odunlardan yapılmalarına rağmen çürümemişlerdi; tam tersine odunlar gayet canlıydı ve yavaş da olsa büyümeye devam ediyorlardı. Bazı binaların çatılarından yapraklar çıkıyordu ve kolonlardan sayısız yeşillik yükseliyordu.

En çok kullanılan malzeme odun olsa da tabii ki de Undergarden gibi devasa bir mağaranın içerisinde kazılan farklı mineraller de vardı. Bunlar odunlardan daha zor bulundukları için ana materyal denemezdi ancak kaldırımların aksine Aşama I veya II evcilleştirilmiş Dhune’ların yürüdüğü ve o Dhune’ların sürdüğü arabaların ilerlediği ortadaki şeritte, yolda tahta yerine bu malzemelerin karışımları kullanılmıştı.

Beton denemezdi ancak muhtemelen ona yakındı. İnsan teknolojisi Undergarden’a inememiş olsa bile insan zekası inmişti ve bu bile teknolojinin yeniden yükselişi için yeterliydi.

Daha makineli tüfekler, modern silahlar, bombalar ve son teknoloji mecha zırhları Undergarden’a inmemişti ancak o teknoloji üst dünyada mevcuttu.

Mechalar sadece savaşlarda en ön saflarda kullanılan ve görülmesi nadir olan araçlardı. Çünkü çok pahalılardı ve ülkelerin bütçeleri bile onlardan sayısız üretmeye yetmiyordu.

Undergarden ile üst dünya arasında ise sadece insanlar gidip gelebildiği için teknolojiyi taşımak amacıyla Undergarden’daki materyaller ile en baştan fabrikalar yaratmak gerekliydi ve... tahmin edilebileceği üzere hayatta kalmanın bile önemli bir uğraş olduğu bu yerde kim teknolojiyi geliştirmek için zaman ayıracaktı ki? Teknoloji sadece bir yan ögeydi ve üst aşamalara sahip insanları ortaya çıkarmak her zaman birincil amaçtı.

Yuel bunu birinci saftan deneyimlemiş birisiydi.

Yuel, June’a geldiği için bir süredir mutluydu ancak bunları düşünmek onun yüzünü düşürmüştü.

Bir anlık durdu, umutsuz bir şekilde iç çekti.

Sonrasında, aylardır doğada olduğu için habersiz olduğu son gündem hakkında bilgi edinmek için gazete satan bir dükkanın yanına gitti. Cübbesinden birkaç tane Aşama I çekirdek çıkarıp ücret olarak bunlardan vermeyi teklif etti.

Aşama I çekirdekler bir para birimi değildi ancak paraya dönüştürülebilmesi kolaydı. Onları satın alacak kişileri her yerde bulabilirdiniz. İksirler ve rütbe atlanması için gerekli materyallerdi; ayrıca düşük aşamalardaki ve fazla vitae yenilenmesi yapamayan kişiler için vitae üreten kaynak olarak, asa olarak kullanılabilirlerdi.

Yani para birimi olmasa bile paraya vurunca gazetenin fiyatından bile fazlasını vermiş oluyordu.

Gazeteyi satan kişi yaşlı bir adamdı ve kendisine verilen şeylerin ne olduğunu anlaması uzun sürdü. İlk başta kabul etmekten çekindi ancak sonrasında Yuel ona olabilecek en masum ses ile “Maalesef ki elimde sadece bunlardan var. Gördüğün gibi onları avlarken zor bir gün geçirdim ve tek istediğim bir gazete, kabul edebilir misiniz?” diye nazikçe sorduğunda yaşlı adamın başka çaresi kalmamıştı.

Devamında Yuel sadece gazeteyi alıp o dükkandan çıktı; aslında hile yapmıştı.

Her zaman yaptığı hile... Yuel konuşacağı zaman kendi kan mirasını kullanırdı; vitae’sini harcar ve sesini olabilecek en cana yakın, en iyi insanın sesi yapardı. Gerisinde ise sadece karşısındaki anlamasın diye ağzını oynatarak konuşuyormuş gibi yapardı.

Whisperer kan mirası oldukça kurnaz bir kan mirasıydı ve Yuel buna bayılıyordu. Ustalığı daha fazla olursa tüm bu etkiler katbekat yukarı çıkabilir, sesini konuşma sırasında değiştirilebilir hale getirebilir, daha az vitae harcamasını sağlayabilir, sesini aynı anda birkaç kişinin duymasını sağlayabilir, sesini duyurmak için içinden tekrar etme gereksinimini boş verip aynı anda sayısız fısıltı ile insanların başını ütüleyebilir veya onları delirtebilirdi.

En azından bunlar kendi bildiği etkilerdi ve daha keşfedilebilecek sayısız şey olduğu düşüncesi onu daha da mutlu ediyor ve heveslendiriyordu.

Yuel, biraz daha heveslenmiş şekilde gülümsedi ve gazeteye baktı.

Gazetede gördükleri ona çarpık bir olaylar örgüsünü gösteriyordu. İlk olarak, merkez bölgeye yapılan son baskın da başarısız sonuçlanmıştı; Akdeniz İmparatorluğu bu baskınlarda ilk defa Asya Birliği'nin gerisine düşmüştü.

Sonuçta daha önce Asya Birliği, Inksworn Depths’i keşfetmeye gidip geri dönmüştü; gerçi bulabildikleri tek şey orasının insan yaşamına uygun olmadığıydı.

Akdeniz İmparatorluğu ise Death Sea’nin diğer bölgeler ile bağlandığı dağlık ve uçurumluk, sayısız şelaleye ve kapkara taşlara ev sahipliği yapan sınır bölgesini keşfetmişti. Hatta insanlığın üç şehrinden bir diğerini oraya kurmuştu.

Kuzey bölgesine daha gidilememişti; Death Sea doğudaydı ve kuzeydoğu taraflarında tehlikeli şeyler olduğu için gidilemediği söyleniyordu. Tabii Akdeniz İmparatorluğu bunu hiç açıklamadı.

Merkez bölgeden geçmek imkansız gibi duruyordu; sayısız kişi gönderilmişti şu ana kadar ancak hiçbirisi geri dönmedi.

Batı bölgesi ise apayrı bir hikayeydi. Yuel oradan gelmişti ve şu an o berbat, karanlık bölge hakkında bir şey düşünmek bile istemiyordu.

Gazetede gördüğü bir başka şey ise dünyada olan olaylardı. Asya Birliği ile Akdeniz İmparatorluğu arasında bir savaş çıkıyor gibi görünüyordu.

Dünyada kalan son üç dev topluluktan, ülkeden ikisi savaşacaktı. Sanki her şeyin nasıl bu hale geldiğini unutmuşlardı.

O kadar da zaman geçmemişti halbuki.

En azından her ne kadar Undergarden’da üs kuramamış olsa bile şu durumda bile hala tarafsız olmayı başaran bir ülke vardı.

Yeni Zelanda, teknolojinin başkenti.

Büyüye değil de teknolojiye odaklanan ve Undergarden ile ilgisi olmayan bir ülkeydi; çoğu kişi orayı barış ve tarafsızlık ile ilişkilendiriyordu çünkü sonuna kadar tarafsızlığını koruyabilmiş tek ülkeydi. Muhtemelen şu anda hala ayakta kalmasının sebebi de buydu.

Ona kıyasla ayakta kalamayan da sayısız ülke ve birçok kıta vardı.

Yuel bir iç çekti ve ülkelerin ne kadar aptal, ne kadar açgözlü oldukları karşısında içinde hafif bir nefret de besledi; çünkü bu aptallıklarından etkilenenler genelde devletlerin kendisi bile olmuyordu.

Devamında Yuel, buraya gelme sebebine uğramadan önce bir kahin ile görüşmek istedi.

Gazetede görmüştü; Kahin Klanı şu sıralar yükselen bir klandı.

Aslında eskiden de varlardı ve hatta Yuel’in onlar ile ilk karşılaşması değildi. Ancak yine de hazır yükseliyorlarken bir selam vermek de hoş olabilirdi.

Yuel, bu fikir ile June’un merkezine doğru gitti. Yolda elindeki son kristalleri paraya çevirmek için bir dükkana uğradı. Diğer türlü kısa sürede fakir olacaktı; zaten çulsuzdu.

Merkeze ulaştığında sayısız dükkan, lüks restoran ve birkaç otelin arasında, büyük insan kalabalığının içerisinde Kahin Klanı'nın bir çadırını gördü; genelde böyle işlek yerlere kuruyorlardı zaten.

İçerisine giren pek kişi yoktu; sanırsam burada ünleri pek güzel değildi. Gazeteler genelde yalan bilgi verebiliyorlardı zaten ve Yuel’in o gazeteye tamamen güvenmek için hiçbir sebebi yoktu.

Yuel yavaş adımlarla içeri girdi; içeriye adımını atarken birkaç tozun yukarı kalktığını hissetti ki bu his onu mutlu etmemişti.

Toz içerisinde birkaç kez öksürdükten sonra, sadece tek bir gaz lambasıyla aydınlanan çadırın içerisinde konuştu:

“Acaba sizden kaderime bakmanızı isteyebilir miyim? Ne kadar ücret gerekiyorsa ödeyeceğim... Hatta hayır, bahşiş bile veririm. Sadece şu lanet olası tozları temizleyin.”

Devamında içeride bir sessizlik olacakken Yuel ağzını tekrar açacaktı ancak o anda bir kadın konuştu:

“İnsanlar kaderlerine baktırmaya korkuyorlar; açıkçası senin gibi cesur bir gencin buraya uğrayacağını hiç düşünmemiştim. Tozlar için ise kusura bakma, elimizde değil.”

Yuel, tozların nasıl istenmeden gelebilecek bir şey olduğunu, sadece temizlenip temizlenemeyeceğini düşünürken bir süre sonra kafasını boş şeylere yormaktan vazgeçti... Bahşiş vermekten de vazgeçti!

Yuel sakin bir şekilde kadının durduğu masanın önündeki minik ve rahat halının üzerine oturdu. Yumuşaktı... "Acaba Undergarden’daki hangi canavarın kürkünden yapılmıştı?" gibi bir düşünce aklından geçmişti ancak bunu hemen zihninden kovdu.

Devamında sadece elini masanın öbür tarafına uzattı.

Gözleri bir bez ile bağlı olan ve siyah, üzerinde sayısız mücevher süslemesi ve motif bulunan bir cübbe giyen kadın, kan mirasını kullandı.

Odadaki tek ışık da söndü ve Yuel kendi hayatını tekrar deneyimlemeye başladı.

Geleceğini bilmesi, görmesi için geçmişini görmesi gereküryordu.

Yuel kendisini dolandırılmış gibi hissetti. Bu kadar bilgiyi rastgele ve güvenemeyeceği bir kahine vermek doğru hissettirmiyordu.

Ancak berbat hayatında içini dökebileceği ve tanık olduklarını görebileceği, önemsiz bile olsa birisinin olması düşüncesi onu o kadar da rahatsız etmemişti.

Yuel sakince onun vitae’sini kabul etti. Kendi içerisine akarken kan mirası aktifleşti.

Yuel gözlerini kapattı. Kadınınkiler ise zaten kapalıydı.

Hayallere daldılar; tıpkı kaderin söylediği gibi.

Hayallere kayboldular.

Yorumlar (2)

Yorum yapmak için giriş yapın

Bu seri hakkındaki düşüncelerinizi paylaşmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.

Profil Ayarları

K

Kabul edilen formatlar: JPEG, PNG, WebP, BMP, TIFF

Maksimum boyut: 2MB

Kullanıcı adı 3-30 karakter arasında olmalıdır.
E-posta adresi 3-70 karakter arasında olmalıdır.
Şifre en az 8 karakter olmalıdır.
Yorumlar yükleniyor...

Fotoğrafı Kırp

Kırpılacak Fotoğraf

Bölümler

Sorun Bildir

Karşılaştığınız sorunu detaylı bir şekilde açıklayın: