Yuel, kendisini bir anda sonsuz bir karanlıkta buldu. O an, onun için hem birkaç saniye hem de sonsuzluk gibiydi; çünkü zaman algısını yitirmişti.
O karanlıkta ne yaptığını ve ne olduğunu unuttu. Kendisini sadece anıları deneyimlemek için hayallere bıraktı. Eski anıları oldukça bulanıktı, hatta yok denilecek gibiydi. Bu yüzden daha ileriden, hayatının dönüm noktasından, 14 yaşından başladı.
--
“Metsuya, benimle gel.”
O zamanlar çevresindekiler kendisine Metsuya diye seslenirdi; Yuel ise bu isimden nefret ederdi. Bu yüzden günümüzde Yuel’i bu kadar sahiplenmişti. Her ne kadar bu ismi kabullenen, kendisi dışında birisi daha olmasa bile.
Koca mavi gökyüzünün altındaki koca sarayda, bir elinden solgun, kapkara ve arkadan bağlı saçlara sahip bir adam tutuyordu. O kişi, Yuel'in babasıydı.
Görkemli saray, Yuel'in o yaşında gördüğü en harika mimariye sahipti. Çiçek bahçesinin ortasındaki o yoldan yürürken Yuel birkaç saniyeliğine donup kalmıştı. Manzara göz kamaştırıcıydı.
Babası, mutlu bir ifadeyle Yuel'in uyanacağının heyecanıyla onun elinden tutuyor ve ona eşlik ediyordu. Sonuçta bugün onlar için özel bir gündü.
Yuel, babasının aklından neler geçtiğini asla anlayamamıştı. Yine de masum babasıyla mutluydu.
Babası, her zamanki gibi rahat, geleneksel kıyafetler giyiyordu. Normalde prosedür gereği belinde bir kılıç taşımalıydı ancak o... O öyle biri değildi.
Sarayın önüne geldiklerinde yaşlı bir adam, Yuel'i sevinçle karşıladı. Babasına benzer, geleneksel kıyafetler giymişti.
“En son sen doğduğunda görmüştüm seni sanırsam. Yanlış mıyım? Neyse, boş ver, yaşlı dırdırı dinlemek istemezsin herhalde, gel buraya.”
Devamında yaşlı adam çocuğa sarıldı.
Yaşlı adam çocuğu bıraktığında babasıyla konuşmaya başladı. Uzun süreceğe benziyordu. Yuel bu konuşmayı dinlemek istemedi, ilgisini çekmedi ve sarayın çevresindeki çiçek bahçesine doğru koşmaya başladı.
Her renkten sayısız çiçeğin rüzgarda aynı anda sağa sola savruluşları ve yeşil yaylaların üzerindeki sayısız çiçekle ufuğa kadar uzanması, tek kelimeyle muazzam bir görüntüydü.
Üstelik bu sefer Yuel sadece izlemekle kalmamış, içine girmişti. Bahar rüzgarı onu okşuyordu ve sayısız çiçeği peşinde sürüklüyordu; rüzgarın peşinden giden ve uçan sayısız çiçek vardı.
Büyülenmiş Yuel, elini bir çiçek tutmak için havaya attı ve sayısız çiçeğin savrulduğu rüzgarda eline sadece bir kağıt parçası geldi.
Yuel anlam veremedi ve kağıda baktı.
Kağıdı eline aldığında bir anlığına devasa bir kütüphane gördü. Bu kütüphane ufuğun, göğün, yeryüzünün ve hatta yerin altındakinin bile ötesine geçen; içerisinde sayısız kitap, sayısız bilgi bulunduran bir kütüphaneydi.
Kütüphanenin görüntüsü altında sadece bir anlığına bir insan silueti...
Göz kırptı.
Yuel’in tek bir göz kırpışıyla görüntüsü tekrar o sakin, büyüleyici bahar atmosferine geçti.
Üzerinde sayısız kaliteli, işlemeli motif bulunan kitaplıklar, antik ve sayısız destansı bilgi içeren kitaplar ve anlamlandıramadığı o her şey... Algılarının ötesine geçen kütüphane gitmişti. O siluet de gitmişti.
Yuel sırf o kütüphane görseli ona ilgi çekici geldiği için ve bunun izini sürmek, bunun gibi bir kütüphane kurmak veya o siluet gibi gizemli olmak gibi saçma, çocukça bir istek ile normalde atacağı kağıdı daha sıkı tuttu ve yavaşça açtı.
İçerisinde yazanlar oldukça ilgi çekiciydi:
“Minik okuyucu, arkamdan takip edip etmeyeceğini bilmiyorum ancak umarım ilgini çekebilmişimdir.
İlgini çekebilecek daha iyi birini tanıyorum: Aaron. Onu takip et, eminim o da ilgini çekecektir; hem de benden daha fazla.
Sana ilgi çekici bir bulmaca bırakıyorum, bunu unutmaman senin ve o biricik sevdiğinin faydasına olacaktır.
- Karanlık koridordan çıktıktan sonra ilk gördüğün sola gir. Daha fazla karanlığa dalana kadar ilerle. Tek başına olacak olsan bile, karanlığı takip edersen ve yeterince sağlıklı kalmayı, korunmayı başarırsan en yüksek harabede parlak bir şey bulacaksın. Belki etrafındaki karanlığa değil ancak hayatına ışık getirecek. Oradan sonra da yaşamak istiyorsan klostrofobiye biraz dayanman gerekiyor.
İyi şanslar, ihtiyacın olacak. - ”
Ayrıca sonda bir gülücük çizimi vardı.
Garip şekilde, normalde ilgisini bile çekmeyecek bu not adeta Yuel’in hafızasına kazınmıştı.
Yuel etrafına baktı, etrafında bunu yazmış olabilecek kişiyi aradı.
Ancak etrafında kimse yoktu.
Rüzgar güçlenmeye başlarken bahar havası ani bir şekilde kayboldu.
Yuel, bir iç çekip saraya doğru koştu. Bu rüzgarların neye işaret olduğunu çok iyi biliyordu.
Saraydan içeri girdikten sonra kapılar kapandı. Yuel dışarıya baktığında bir fırtınanın başladığını gördü.
Burada bu yaygındı; buna rağmen çiçek bahçesinin her fırtına sonrası yeniden, hızlı bir şekilde büyüyebilmesinin tek nedeni bir kişinin kan mirası oluşuydu.
Yuel, yok olan çiçek yaylalarına kahrolmuş bir ifadeyle bakarken babası onu sarayın derinlerine inmeye davet etti.
Yuel, babası güler yüzle bunu sorunca onu geri çeviremedi. Sarayın içine doğru, uzun bir koridorda yürümeye başladı. Koridor sanki sonsuzmuş gibi süren uzun bir yürüyüşün ardından sonlandı; en sonunda devasa bir oda, bir salon ile karşılaştılar.
Bu saray, Whisper Klanı'nın kurucusunun bir ürünüydü.
Devasa oda, kaliteli ahşaplardan koca bir zemine ve duvarlara sahipti; ancak bu kadar basit değildi elbette. Zemin kıpkırmızı bir halıyla, duvarlar ise klanın büyük üyelerinin tablolarıyla süslenmişti. Whisperer Klanı küçük ve sinsi bir klan olmasına rağmen bu kadar fazla şeye sahipti. Yuel bir anlığına büyük klanların neye benzeyeceğini hayal edemedi.
Eskiden de buraya gelmişti; önceki seferleri basit testlerden ve diğer klan üyelerinin çocuklarıyla, yani gelecekte yanlarında savaşacağı müttefiklerle sosyalleşmekten ibaretti. Ancak şu anda durum bu değildi. Şu anda burada bulunmalarının tek sebebi uyandırılacak olmalarıydı.
Uyanışın tek yolu güçlü bir kişinin dışarıya Vitae salmasıydı. Kendi hayat enerjisini dışarıya verecek ve bu enerji diğer kişileri zorla uyandıracaktı.
Yuel’in kendi babası, Yuel’e son kez el sallayıp geldikleri yoldan geri yürümeye başladı. Sarayın girişinde onu bekleyecekti. Buradaki sürecin uzun sürecek olması bunu değiştirmiyordu. Prosedür gereği yapması gereken buydu.
Çocuk sürüsünün en ilerisinde, bir bastona sahip, yaşlı bir adam modern bir takım elbise içerisinde ayakta duruyordu; o ilk nesildendi ve bu klanın kurucusuydu.
Diğerlerini uyandırmadan önce konuşmasını yapmak istedi; söyleyecek çok şey vardı. Sonuçta bu uyanış tüm çocukları Undergarden’a hazırlayacaktı.
Yaşlı adam yeterince kişinin toplanmış olmasıyla mutlulukla gülümsedi. Yuel geldikten sonra, arkasından gelen birkaç kişiyle birlikte geriye eksik kalmadığında yaşlı kurucu konuşmaya başladı.
Yuel konuşmaya pek kulak asmadı. Zaten bildiği şeyleri anlatıyordu.
Şu anda 24. sefer düzenleniyordu; 24. uyanış seferi. Monolith’ler 40 küsur yıl önce ortaya çıkmaya başlamıştı ve 3. Dünya Savaşı da 10 yıl gibi kısa bir sürede bitmişti. Yani sadece 30 yıl önce dünyaya tekrar barış gelmişti; daha doğrusu tam geldiği söylenemezdi ancak barışı engelleyen her ülke yok olduğu için barışın arandığı söylenebilirdi.
Bu 30 yıllık sürede de Undergarden keşfedilmiş ve içerisinde şehirler kurulmuştu.
Günümüzde bilinen en güçlü titanlar arasında sadece birkaç adet Aşama 5 vardı ve insanlık her yerde Aşama 6’ları arıyordu. Ancak onlardan pek iz bulunamamıştı. Bunun nedeni belki onların olmaması ve bu yüzden karşılaşmamamızdı, belki de onları bulan insanların geri dönememesiydi ancak her iki durumda da elimizdeki bilgiler ortadaydı.
Akdeniz Birliği içerisinde bir Aşama 5 bulunuyordu; kendisi imparatorluğun en büyük prensi ve sonraki kral... Daha doğrusu padişah adayıydı.
Teknoloji gelişmiş olmasına rağmen tekrar monarşiye geçilmiş olması biraz acı vericiydi ancak Yuel, o zamanlar bunu anlayamayacak kadar küçüktü ve bu yüzden ona havalı geliyordu.
Asya Birliği içerisinde de bir Aşama 5 bulunuyordu; içerisinde en fazla insana sahip ülke veya daha doğrusu birlik olarak sayısız insanı ölüm seferine yollamışlardı ve içlerinden birisinin Aşama 5 olarak döneceğini ummuşlardı. Aslında yanlış da değillerdi, gerçekten bir Aşama 5 dönmüştü.
Yeni Zelanda, teknoloji krallığı olarak bir şekilde bir Aşama 5 ortaya çıkarmıştı ki Undergarden’da hiç şehirleri olmamasına rağmen bunu başarmaları bir mucize olmalıydı; en azından normal şartlarda. Bu sebeple bu garipti. Onların Aşama 5’i bu açıdan gizemliydi ancak bir diğer açıdan, sayısız teknoloji üreten bir ülkede de başarılı sayısız insan vardı ve bu başarıların kan mirasına yansıması... Aslında belki de mevcut durumları o kadar da garip olmayabilirdi.
Kurucu da kendisinin bile henüz başaramadığı bu başarıyı, Aşama 5 olmayı, bu minicik çocuklardan istiyor ve bu hayali onlara empoze ediyordu.
Yuel diğer küçüklere acıyarak baktı ve kendi zekasını aptalca bir kibirle övdü. Yuel, zeki bir aptaldı.
En sonunda yaşlı adam konuşmasını bitirdiğinde bir elini havaya uzattı ve Vitae’sini yaydı.
Bir Aşama 4’ün Vitae’si tüm salonu sardı ve parlak ışık Yuel’i kör etti.
Uyandığını hissetti.

Yorumlar (2)
Yorum yapmak için giriş yapın
Bu seri hakkındaki düşüncelerinizi paylaşmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
Yorum Yap
Bildirimler
Henüz bildiriminiz yok
Profil Ayarları
Kabul edilen formatlar: JPEG, PNG, WebP, BMP, TIFF
Maksimum boyut: 2MB
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!