Yuel, koca dağı tırmanıyordu. Karanlık göğü ve yeri kaplıyordu. Hatta bazı yerlerinde, gözlerinin delemeyeceği kadar ilahi ve antikti.
Hayatı ilk defa yolunda gidiyormuş gibi hissediyordu.
Tabii devasa, karanlık bir bölgenin içerisinde; mürekkep içip alevli bir kurt ile geçmişte aldığı, kaynağı belirsiz bir kehanette yazdığı için parlak bir şey bulma amacıyla bir dağa tırmandığını da hesaba katmak gerekti... Şöyle bakınca belki de hayatı o kadar da yolunda gitmiyordu.
Yuel dağa tırmanırken bir noktada duraksadı. Manastır'a giden yol çok dikti, uçurum gibiydi ve devamında tırmanmak istiyorsa artık engebeden yürümesi değil, direkt yukarıya tırmanması gerekecekti; çünkü artık önünde bir engebe yoktu.
Duvar vardı.
Yukarıya doğru tırmanması ise pek... İdeal bir yönteme benzemiyordu.
Yuel hiçbir zaman tırmanmakta usta olmamıştı. Ancak kehanette bu detaya değinilmediyse bile nasıl tırmanması isteniyor olabilirdi? Demek ki bu önemsiz görülmüştü.
Yuel düşünüp kafa yorarken Luo'nun yaydığı ışığa gözü gitti. Yuel, bir eliyle onun kafasını okşadı ve düşünmeye devam etti.
O anda, ışıltı ile ortaya çıkan bir şeyi gördü.
Burasının zemini bir garip miydi yoksa Yuel'e mi öyle geliyordu?
Yuel eğildi, cüppesinin içerisinden bir bıçak çıkardı ve zemine sapladı.
Bıçağı çekerken zeminden bir şey de yukarı doğru geldi.
Zeminde devasa, oldukça koyu mor bir tortu vardı; öyle ki bu rengin siyah değil de mor olduğunu fark etmek epey zordu ve tıpkı bir mantar gibi damarlı, her yere yayılmıştı.
Bıçağı çekerken de bu morumsu tortu yukarıya geldi; damarlı ve iğrençti.
Yuel iğrendi ve tüm bir mürekkep kesesini bıçağına boşaltıp yıkamaya çalıştı.
Pek de başarılı olduğu söylenemezdi; bıçağa tutunan şey, akan mürekkebe rağmen bıçağa tutunmaya devam edecek kadar inatçıydı.
En sonunda mürekkep kesesindeki mürekkep bittiğinde bir iç çekti ve Luo'ya emretti:
“Yok et.”
Luo, sahibinin dediğini yaptı.
Büyük, beyaz bir alev körüklendi; hem bıçağı hem de çevreyi temizlemeye çalıştı.
Bıçak eski haline gelmişti ancak daha büyük bir sorun vardı.
Yuel, zeminde bir hareketlilik hissetti.
Gözü, karanlığın arkasındakini gördü ve dehşeti hissetti. Yuel, Luo'nun üzerine zıpladı, ona tutundu. Luo ise koşmaya başladı.
Sadece birkaç saniye önce Yuel'in durduğu zeminin altından devasa bir et yığını ortaya çıktı; üzerinde kemikten bir zırh, sayısız göz ve koca pençeleri vardı. Çünkü o basit, insansı bir forma değil; iki bacağa, uzun bir kuyruğa ve beş kola sahipti.
Her kolunun sonu, devasa keskin kemik uzantılarla bitiyordu. Kimisi bir el gibi kavramak için, kimisi bir mızrak gibi saplamak için, kimisi ise bir balyoz gibi ezmek için oradaydı. Ancak hepsi aynı amacı paylaşıyordu: Düşmanı öldürmek.
Minik kafasında kaç göz vardı bilmiyordu ancak ağzının veya burnunun olmadığı düşünüldüğünde tüm kafası gözlerle dolu olmalıydı; çünkü ağzı gövdesindeydi.
İlk bakışta ona bir kimera denilebilirdi ancak Yuel, sadece kısa bir düşünme ile ona farklı bir isim vermeye karar verdi: Hastalıklı.
Yuel, bir eli ile Luo'yu tutarken yerde sürükleniyordu. Luo'nun adımları gerisinde beyaz alevler bırakıyordu; bu beyaz alevler, o hastalıklı yaratık onları takip edemesin diye oradaydı. Elbette Yuel'i yakma riskleri vardı ancak alevler —en azından Luo'nun yarattığı beyaz alevler— Luo'ya itaat ediyordu. Yani Yuel için o alevlere değmek sadece büyük bir sıcaklıkla temas etmekti; alevin kıyafetine sıçrayıp onu yakması değil. Sadece sıcaklığı algılayabiliyordu ancak bu sıcaklık ona saldırmıyordu.
Virüse, hastalığa saldırıyordu.
Virüslü olan hastalıklı yaratık, aleve karşılık veremedi ve koşarken yanmaya başladı.
Yuel ilk başta gülümsedi, kurtulacaklarını zannetti ancak sonrasında zemindeki bir şey, Yuel'in bacağını tuttu.
Zemindeki tüm hastalığın, mantarların ve damarların sebebi... Cidden... Cidden o şey miydi? O şey muhtemelen bir titan bile değildi; tüm bu bölgeyi kendi inine mi çevirecekti?...
Bu mümkün değildi.
Yerdeki mantarlar birleşip yoğunlaşmış, bir el formu oluşturmuştu ve Yuel'in bacağını tutuyordu.
Yuel, kan mirasını kullanarak Luo'ya fısıldadı ve durmasını söyledi.
Luo durdu. Kuyruğunu sallayıp büyük bir ışığı yukarı verdi. Işık hüzmesi, küresi yavaşça büyümeye başladı.
O sürede Yuel, kendisinin göremediklerinin farkına vardı.
Büyük bir yanlış anlaşılma söz konusuydu. Bir titan bile olmayan bir şey tarafından kovalanmıyordu. Şu anda bir titanın inindeydi, virüsün inindeydiler. Adı üstünde virüsse, virüslenmiş sayısız dhune'a ve belki de titan'a komuta ediyordu.
Işık ile bölge aydınlanırken sayısız aşama I, II, III ve hatta birkaç aşama IV bile gördü. Virüsün etkisine girmiş sayısız grotesk et yığını; tamamen kemikten ve etten, birbiri içerisine girmiş uzuvları ile koşturuyor ve bağırıyordu. Işığa karşılık verip bağırmaya çalıştılar.
Ortaya çıkan ses; sayısız kemiğin birbirine sürtüşmesine ve ölmeden önce kan kusarak bağıran canlıların çığlıklarına benziyordu.
Kapana kısılmışlardı.
Yuel, o notu hatırladı:
“...Yeterince sağlıklı kalmayı, korunmayı başarırsan...”
Sağlıklı kalmak derken bundan bahsediyor olmalıydı.
Luo, alevlerini kullanarak etrafa bembeyaz bir ışık saçtı. Ancak yapabildiği tek şey, koca bir alana gündüzü getirmekti.
Gündüzü getirmenin bu kadar etkili olacağını Yuel asla tahmin edemezdi.
Çünkü geceleyin saklanan ve gündüzleri avlanan devasa bir canlıyı uyandırıp ortaya çıkarmış bulunmuştu.
Gökten devasa bir şeyin indiğini hissetti.
Yuel'in yapabileceği tek bir şey vardı: Tırmanmak.
Yuel tırmandı; tırmanabildiğini hiç bilmiyordu ancak bir önemi yoktu, tırmanmalıydı. Her ne olursa olsun.
Gökten neyin indiğine bakmadı; tek gördüğü, o şeyin devasa ve siyah olduğuydu.
Yuel tırmanırken sahip olduğu son vitae'yi kullanarak Luo'ya fısıldadı: “Manastır'da buluşalım.” Vitae'si ancak buna yetti. Biraz daha kullansaydı vücudunu, bastıramayacağı bir yorgunluk ele geçirebilirdi.
Vitae yaşam gücüydü; vücudun içerisinde olan, vücudun yaşamak ve hareket etmek için kullandığı enerji ve yakıttı.
Yuel, aşağıdan devasa yıkımın seslerini duyarken bir aşama 5 ve bir aşama 6 —belki de bilmediği bir canlının— savaşından faydalanmanın hazzı ile mutlu oldu.
İki devasa gücü kendi kaçışı için birbirine düşürmüştü ve bu mükemmel bir başarıydı. Sonraki aşama atlayışında bunun yeteneğini alabilirdi aslında.
Yuel, uzun süren bir tırmanışın ardından bir şekilde Manastır'a ulaştı. Burada bulması gereken parlak bir şey olmalıydı. Mürekkep kesesi bitmişti; bu yüzden bir yerlerden su da bulması gerekliydi.
Ayrıca Luo da kayıptı. Luo'yu bir savaş alanında bırakmıştı...
Yuel içinden ona iyi şanslar diledi, sonrasında konuştu:
“Oku,”
Gerçeklik bir cam gibi kırıldı ve kitap açıldı; gümüş yazılar ortaya çıktı.
-<Kan Mirası: Serath>-
-<Kan Mirası Açıklaması: Vitae'ni kullanarak fısıldamana olanak tanır.>-
-<Kan Mirası Ustalığı %06>-
Tüm bu deneyimleri fısıltılarla pek alakalı olmamasına rağmen, büyük bir yüzdelik artış yaşamıştı.
Yuel içinden gülümsedi ve Manastır'ın içerisine girdi.
Koca Manastır içerisinde, yenilebilir beyaz bitkilerden birkaçını kesti.
Tavandan akan mürekkebi kesesine topladı.
Normalde bitkileri mürekkebin içerisine atıp kaynatır, kendine güzel bir çay yapar ve bu manzara karşısında onu içerek Luo'yu beklerdi. Ancak Luo yokken ateş de yoktu.
Luo'nun yokluğu acımasız şekilde belliydi.
Yuel, kişilik mirasını kullandı. Göğsünden iki zincir dışarı çıkıyordu; birisi ufuk boyunca ilerliyor ve çok uzaklara gidiyordu. Diğeri ise dağın alt kısımlarına, karanlığa doğru ilerliyordu. Luo orada olmalıydı.
Parlak şeyi bulmadan önce geri dönüp Luo'yu alıp gelebilirdi ama...
Bir sonraki gün bunu düşünecekti.

Yorumlar (2)
Yorum yapmak için giriş yapın
Bu seri hakkındaki düşüncelerinizi paylaşmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
Yorum Yap
Bildirimler
Henüz bildiriminiz yok
Profil Ayarları
Kabul edilen formatlar: JPEG, PNG, WebP, BMP, TIFF
Maksimum boyut: 2MB
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!